Çok mutsuz sonların birinci şartı çok mutlu başlangıçlardır. HAKAN GÜNDAY

29 Aralık 2010 Çarşamba

GECE UZAR CÜMLE KISALIR

Bazen, zamanında akıtılan gözyaşı bin kahkahadan daha anlamlı olabiliyormuş. Tıpkı yerinde edilen küfrün yersiz edilen beddualardan daha çok iç rahatlatması gibi. Zamanlama meselesi…
İyi uykular…

18 Aralık 2010 Cumartesi

HASTANE

Adam zihninde yarattığı hastanede kalanların odalarından şu sesleri duydu:

1. Oda
“İnsan her zaman bir şeylerin arasında kalmak zorunda mıdır?
İşle ev arasında, yalnızlıkla birliktelik arasında, hayatla ölüm arasında, gitmekle kalmak arasında, seçmekle vazgeçmek arasında, yürümekle durmak arasında, uykuyla uyanıklık arasında, kaçmakla kovalamak arasında, sevmekle nefret etmek arasında, kaybetmekle bulmak arasında, yazmakla okumak arasında, unutmakla hatırlamak arasında, yerle gök arasında…”

2. Oda
“Gözlerimi yerden kaldırabilseydim eğer bindiğin taksinin arkasından bakardım. Tüm şehri susturabilseydim eğer senin ayak seslerini dinlerdim, benden uzaklaşıp nereye yaklaştığını anlamak için. Dinleyen birini bulabilseydim eğer seni anlatırdım. Unutmayı başarabilseydim eğer senden başlardım. Yapabilseydim…”

3. Oda
“İşte, yine durdu. Sola sinyal verdi. Geldiği yöne döndürdü arabayı. Araba buradan sonrasını ezbere gidebilir. Arabayı durdurdu. Farları söndürdü. El frenini çekti. Kontaktan anahtarı aldı. Kapıyı açıp gövdesini kaldırıma bıraktı. Kapıyı kilitledi. Dört adım sonra durdu. Cebinden çıkardığı diğer anahtarla kapının kilidini çevirdi. Gövdesini içeri soktu. Arabanın anahtarını askıda duran ceketin cebine bıraktı. Her gece, evdekiler uyuduktan sonra yaptığı şeyi bu gece de tekrarladı. Ruhsatında babasının adı yazan arabaya binip sürdü. Gitmek için… Ve her gece olduğu gibi bu gece de ilk kavşaktan dönüp eve geldi.”

4. Oda
“Şişeye bırakılan not hiçbir zaman karşı kıyıya ulaşmadı. Kıyıdan birkaç dalga öteye uzaklaşmadı hiç. Uzaklaşan şişeyi denize bırakandı. Notun karşı kıyıya ulaşmasını düşlediği için evine dönüp şişedeki not üzerinden hikayeler yazdı.”

5. Oda
“Kendimizi kandırmayalım. Söylenebilecek tüm sözleri ilk insan söyledi. Biz, onun söylediklerini değiştirip söyledik, yazdık. Onun söylediklerinden farklı değildi söylediklerimiz. Tekrar ettik sadece. Kaldı ki papağana bile tekrarı öğreten biz değil miydik? Tekrar ettik. Unutmamak için… Tekrar ettik. Hatırlamak için… Oysa ilk insanın hatırlaması gereken hiçbir şey yoktu; çünkü onunla başladı her şey. Biz, onu taklit ettik. Utanmadan “ilkel” dedik. Birbirinin aynı insanları görmemek için tümünü öldürebilecek oyuncaklar icat ettik. Kimsenin kendine tahammülü yok! İnsan insanın aynısıdır, demişiz. Bu yüzden aynalara yumruk attık. Kendimizi görmeye katlanamadığımız için. Tek ayna parçalandı. Parçalandıkça daha çok gösterdi bizi. Yine bu yüzden en önemli konuşmalarımızı ayna karşısında yaptık. İşin aslı, yaptığımız oyuncaklarla kendimizi öldürdük. Yalnızlık Allah’a mahsustur, demedi mi atalarımız? Delirmemek için… Şimdi sorum şu –yanıtlayacak biri çıkarsa eğer-: Neden hafızaya kazınan tüm eserler yalnızken üretilmiştir? Topluyken yapılan şey üretileni tüketmek değil de nedir? İlk insan yalnızdı. Düşündü, bizim anlamadığız dilde konuştu, yapılması gereken temel şeyleri yaptı. Biz, onun yaptıklarının türevlerini yapmaya devam ediyoruz. Yüksek sesle söylüyorum şimdi: TEKRAR EN BÜYÜK SANATTIR!”

6. Oda
“Radyoda aynı türkü çalıyor yine: Sende bu mecnunluk hevesi varken çölünü de kendin yaparsın gönül!”

7. Oda
“Siz, sırf varlığını ispat etmek için intihar eden adama deli demediniz mi?”

8. Oda
“Koridorda ayak sesleri kesildi. Şimdi geceyi dinleme zamanı.”

9. Oda
“…”

8 Aralık 2010 Çarşamba

İÇSES HESAPLAŞMASI

- Bana bak, oğlum! Uykuya direnmeyi bırak!
- Önce sen, bana oğlum demeyi bırak! Uyumayacağım.
- Neden?
- Sonunda uyandırmayacaklar mı?
- Saçmalama yine!
- …
- Aynaya en son ne zaman baktın?
- Hatırlamıyorum.
- Rüya görmekten korkuyorsun.
- Rüyanın bitmesinden korkuyorum.
- …
- Sen neden uyumuyorsun?
- …
- …

“Yedi Uyuyanlar’ı bile uyandıran dünya, beni de uyandıracak. Yüzyıllar sürse bile… Gözlerimin akı kıpkırmızı, halüsinasyon görüyorum bazen, yüzümdeki çizgileri sayabiliyorum, hafızam köreliyor. İşte buna çok seviniyorum. Biraz daha uykusuz kalabilirsem hiçbir şeyi hatırlamayacağım. Şafak sökerken şehrin alacakaranlığına bakıyorum. Ben biliyorum günün yavaş yavaş ağardığını. Diğerleri yüksekten düşer gibi uyanıyorlar. Yattıklarında karanlık, kalktıklarında aydınlık şehirleri. Bu şehrin alacakaranlığını ben biliyorum. Zaman sanıldığı kadar hızlı değil! Hem gecenin sessizliğini seviyorum. Herkesin sustuğu saatlerde ben konuşuyorum. Bu ülkeyi gündüzleri …, geceleri uykusuzlar yönetiyor. Bazen fotoğraftaki kadınla karşılaşıyoruz. O da uykusuz, o da uykusuzluğundan şikayetçi değil! Gözleri benim gibi hep açık. Kitap okumayı “O”ndan sonra bıraktım. Söylenebilecek her şeyi “O” söylediği için. Bu yüzden aşığım ona. Gördüğüm en son kadın “O” olduğu için.”

“Zavallı! Uykusuzluğuna bile kılıf uyduracak kadar zavallı. Hafızasının körelmesine sevinecek kadar zavallı. Sahip olduğu tek değerli şeyi terk edecek kadar zavallı. Oysa başka birinde olsaydı hafızası birçok şeyi başarabilirdi. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın her boku hatırlayacağını bilmediği için zavallı. Hafızasının körelmediğini bildiği halde kendini kandırmaya hevesli olduğu için zavallı. Başka birinin kandırmasına izin vermediği için o işi kendi kendine yaptığı için zavallı. Korkak! Sıradan olmayı inkar ettiği için… Kimseye benzememek için uydurduğu şeylere bak! Korkak! Saate bakmaktan korktuğu için… Zamanın hızından başı dönerdi sokağa çıkmaya cesaret edebilseydi. Odasındaki gönüllü hapisliğe son verebilseydi anlayacaktı, korkulacak bir şey olmadığını. Avunduğu şeye bak: fotoğrafla konuşuyormuş. Beğenilmemekten korktuğu için ölü birine aşık oldu. Bilseydi yazdıklarının arkasına sığınıp uyumayı reddettiğini eline kalemi almazdı o ölü kadın. Okumayı, sevmediği için bıraktığını söylemeye hala cesareti yok. Sokağa çıksa gördüğü ilk kadına aşık olacağını bildiği için ölü birine ihanet etmekten korkacak kadar zavallı! Gece bekçileri senden çok önceleri gördüler bayıldığın alacakaranlığı. Direnme, faydası yok!”

...

Adam uykunun kuyusuna yuvarlanırken yanındaki çoktan kaybolmuştu!

İyi geceler!

29 Kasım 2010 Pazartesi

RAKI YAZDIRIR - YALNIZLIK OKUTUR

Mırıldandığım sözler var elbet; yüksek sesle söylemeye ne cesaretim var ne de dinleyecek biri! Zamanla yarışmayı bırakmak gerekiyor. Bükemediğin bilek meselesi... Her oyunun galibi o çünkü. Don Kişot hala kahramandır, benim için.

Saygılar

19 Kasım 2010 Cuma

MAJÖR DEPRESİF SAÇMALAMASI

-Kim olduğunu söylemem için kim olduğumu öğrenmem gerek.
-Düşünmeseydim esas o zaman var olabilirdim.
-Kaçan balık kaybolur.
-Bütün soruların tek bir cevabı olması yerine bir sorunun birçok cevabı olması ne zor!
-Kabullenmek ya da kabullenmemek … İşte bütün mesele bu!
-Baksaydım görürdüm, görseydim fark ederdim, fark etseydim arardım, arasaydım bulurdum, bulsaydım kaybederdim, kaybetseydim üzülürdüm, üzülseydim bakmaktan vazgeçerdim. İlk öğretilen komut: “Yerinde say!”
-İnana herkesin “sonsuz saygısı” var. İnanmayana neden yok?

6 Kasım 2010 Cumartesi

...

Kalbim ağrıyor anne! Bugün okula gitmesem…

Bir şeyler değişiyor. Bu sabah aynadaki adam sırıttı bana. “Seni izliyorum.” dedi. Ayağıma çocukluğum dolaştı. Pis çuvalların içindeki hurda kağıt kokusu hayallerimi bulandırdı. Ben eskiden ne çok hayal kurardım.

Korkuyorum anne! Bugün işe gitmesem…

Bir şeyler sabitleniyor zamana. Bu sabah aydaki adam göz kırptı bana. “Ben senin katilinim!” dedi. Gözüm, duraktaki çocuğa saplandı. Beni de götürdü boya sandığında… Beni de götürdü iskelenin önünde ayakkabı boyamaya. Cila kokusu genzimi yaktı.

Büyüyorum anne! Bugün oyun oynasam…

Bir şeyler çoğalıyor. Bu sabah aynadaki adam ağladı. “Ben, senim!” dedi. Bedenim bütün. Neden parça parça bölündüğümü hissediyorum? Cümlelerim büyürken ben küçülüyorum.



Anne, beni yarın sabah uyandırma!

21 Eylül 2010 Salı

KAYIP RÜYALAR

Bir sabah uyandığımızda babaannem yatağında yoktu. Hepimiz mahalleye dağıldık. Parkta buldum onu. Ayakları çıplaktı. “Ne işin var burada?” dedim. “Oğlum, seni rüyamda gördüm. Kaybolmuştun. Rüyamda çocuktun, parka gelmişsindir diye buraya geldim.” Şimdi kaybolan ben miydim, babaannem miydi? Hala cevabını bulamadım. Şimdi ben hangi rüyanın peşinden kalkıp seni arayacağım sokaklarda. Hangimiz kayboldu, söyle! Hangimiz bulacak ötekini. Yalınayak nereye yürüyeceğim. Merak etme olmayacak hiçbiri. Tek bir ricam var: Ne olur girme artık rüyalarıma!

Hani ayrıldığının sevgilinin… Öf! Hayat çok boktan. Hem de çok!

11 Ağustos 2010 Çarşamba

...

TEŞEKKÜRLER HAYAT! AĞZIMA SIÇTIĞIN İÇİN!

19 Temmuz 2010 Pazartesi

TAKATİM YOK

Sen yanımda yoksun diye cümleleri yarım bırakıyorum. Sensizliği düşündükçe yarım kalıyorum. Sen... Aslında cümleler uzar gider, yol gözümde büyür, bütün kapılar yalnızlığa çıkar, en güzel rüyalar bile kâbusa dönüşür... Bütün bunlar sen yoksun diye olur. Sonra cümleler yine yarım kalır. Ben, yarım kalırım. Bu kısır döngü devam eder. Sen yoksu diye...

Pazar sabahları erken kalkarım. Bütün haftanın yorgunluğunu atan insanlar, uyur. Eski mahallelerden birine giderim. Yıkılmaya yüz tutmuş evin karşısına geçer yalnızlığımı anlatırım. "Ya yalnızlığımın üstüne devrilirse?" diye korkarım. Yorgunluktan bayılacak kadar yürürüm. Sırf yalnızlığımı unuttursun diye... Sokaklar kalabalıklaşmaya başlar, ben eve dönerim.

Yazmaya niyetlenirim. Beğenmem yazdığımı. Sayfaları buruşturup atarım. Sen yoksun diye cümleleri yarım bırakırım.

16 Temmuz 2010 Cuma

GÖZLERİM SAĞIRLAŞTI

Eski fotoğraflar kadar değerlisin. Zaman hakkında söylenen ne varsa hepsi doğru. Ne sen sende kaldın ne de ben sana ulaştım. Aşkın orta yolu yok. Kestirmesi de. Ne kadar uzunsa o kadar sancılı. "Ben değişmedim" demek, "Değiştiğimi görmeyin" demekle eşdeğer benim için. Eninde sonunda değişiyoruz. Gerek yanılarak gerek yamularak. Hiç utanmadan yalanlar söylüyoruz. Aynadakine, karşımızdakine, sevdiklerimize, sevmediklerimize... Eski fotoğraflar kadar değerlisin.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

SABAH

Saat, sabahın erken vakitlerinden. Saatimi kurmadan uyanıyorum. Annem de kaldırmıyor. Başucumda güneş var sadece. Öyle kendiliğimden uyanıyorum. Özledim galiba sabah kalkıp işe gitmeyi. Sabahları daha bir boş oluyormuş nedense bünyem. Hiçbir şey düşünmüyorum. Güneşten başka. Battığı şehir hangisiyse, belli ki işi bitmiş, İstanbul'a çevirmiş yüzünü. Sonrası aydınlık.

11 Haziran 2010 Cuma

DUVARIMDAKİ KELEBEK

Dün akşam bir kelebek kondu odamın duvarına. Sen diye konuştum onunla, bütün gece. Kımıldamadı. Öylece kaldı. Beni dinledi. Uçmadı, kaçmadı, gitmedi. Sen diye konuştum onunla, bütün gece. Sen diye ağladım. Sen diye güldüm. Sen diye sevindim.

Benimle kaldı tüm gece. Senin sözlerini söyledim ona. Unutmadığımı göstermek için. “Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı, uymak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için.” Oysa ben hiç trene binmedim; ama seni okurken seninle birlikte tren yolculuğu yaptığımı hayal ettim. Sevindim. Dokunamasam da seninleydim her peron. “Şimdi yollarda yalnız kendi kıpırdanışlarımı, kendi haykırışlarımı duyacağım.” Seninleydim. Senin kıpırdanışlarını, senin haykırışlarını duydum, satır satır, cümle cümle. “Her düşünce, her konuşma kendi kendine olmak demektir. Bir şeyi bir insanla bölüşmek gene kendi kendinle bölüşmek demektir. Bir insanla sevişmek gene kendi kendine sevişmek demektir. Birsiyle birlikte olmak, yalnız olmak demektir. Bunu çıkarma aklından.” Ne seni ne de düşüncelerini unuttum. “Hep aklımdaydın. Öyle de kalacaksın.” dedim. Duvarımdaki kelebeğe. “Yazın, kötümserlikten doğar.” Ben kötümserliğin en yüksek yerindeyken tanıdım seni. Kötümserliğim, zamanla yazma ihtiyacına o da sana birikmiş yazılara dönüştü. “Gökyüzünü görebilmem için başımı kaldırmam gerekiyor, oysa başımı eğmek daha kolay geliyor.” Ben seni tanıdıktan sonra gökyüzüne bakmaya gereksinim duymadım hiç. Oradan gelebilecek her şeyi resminde gördüm. “Tanımadığın sürece her acı dayanılabilir.” Düşündüm; hem de uzun uzun. Hatta çok daha uzun ve duvarımdaki kelebeğe: “Senin elini bile sıkamadan, oturup çay içemeden, sevdiğimi söyleyemeden kaybetmenin dışında her acı dayanılabilir.” Dedim.

Sabah kaktığımda duvarımdaki kelebek ölmüştü. Bir günlük ömrünü benimle geçirmeyi seçti. Kim bilir sana bu söylediklerimi iletmek için kaldı benimle. Duvarımdaki kelebeği sen diye sevdim.

Seni çok özledim. Benim ölü kadınım!

NOT: Yazıdaki Tezer Özlü cümleleri kitaplarından alıntıdır. Yazının içinde yer alan aynı zamanda bana dayanak noktası oluşturan cümleler kelime kelime defterime oradan da beynime kazınmıştır.

6 Haziran 2010 Pazar

YENİ YAŞ

Bir şeyler yazmak istedim. Boğazıma oturdu yirmi üç yıl. Güldüm de ağladım da. Sarhoş da oldum, ayık da gezdim. Kısacası herkes gibi yaşadım. Yaşamaya da devam edeceğim, yine herkes gibi. Abartılacak bir şey yok! "Herkes payına düşeni yaşar." demişti Yusuf. Bu kez radyoda aramıyorum o şarkıyı. Erkan Oğur, bu akşam benim için söylüyor "Bir Ömürlük Misafir"i. Yazım yanlışlarıyla dolu yazımı bitirirken herkese kucak dolusu sevgiler diyorum. Ne demekse(?)

23 Mayıs 2010 Pazar

SAP

Papatyanın son yaprağısın. Çekilip koparılmadan önce sevip-sevmediği bilindiği halde ya sinirden hırsla koparılırsın ya da birkaç saniyeliğine mucize senmişsin gibi koparılıp yüzlerdeki aptal gülümsemeyle okşanırsın. Sonra sarı renkli hermafrodite sıra gelir Nereden geldiği belli olmayan bir düşünceyle buruna yaklaştırılır. Ne koku ne de papatyanın güzelliği kalmıştır. Suç sanki papatyadaymış gibi sarı kısım koparılıp atılır. Geriye sap kısmı kalır. İşte o sap kısmı da benim. Üstünde düşünülmeyecek kadar gereksiz ya da son yaprağı inatla diri tutmaya çalışan…

12 Mayıs 2010 Çarşamba

DUVAR

"Hangi yalanın gerçeğisin ya da hangi gerçeğin yalanı?" diye sorar adam. Cevap yerine sessizlik gelir karşı taraftan. "Suskunluğum da çok şey anlatır." diyenlerden belliki karşısındaki. "Gözlerin kapalıyken gördüğün nedir?" diye sorar adam bu sefer. "Duvar" der, karşısındaki. "Duvar. Hiç bitmeyecek gibi duran duvar." "Çin Seddi, o duvarın yanında pembe köşkün şirin çitleri gibi kalır." "O duvara çivi yazısıyla ne yazmak isterdin?" diye sorar bu kez. Belliki adam yalnızlıktan sıkılmıştır. Konuşma uzasın ister. Anlamlı ya da anlamsız. Konuşma monologtan çok diyalog gibi görünsün ister. Dinlendiğini görmek ister. Adam hayattan çok şey ister (?) Karşısındaki gözlerini kapatır. Saniyelerin dakikaya döndüğü sırada cevap mahiyetinde tek kelime çıkar ağzından: "Hiç!"

Konuşma sonlandığında karşısındaki duvar olmuştur, kendisi çivi yazısı: "HİÇ"

8 Mayıs 2010 Cumartesi

AŞK ÖLÜMÜN KÖTÜRÜM RUHUDUR

Aşk ölümün kötürüm ruhudur. Sarhoş bünyeden çıkan nadir doğrulardır hayat felsefesi. Ağzında kalan şarabın son yudumudur hüzün. Masadan kalktığında önce beynine, sonra midene vurur. Gerisi ağzından çıkanlar işte. Göz yaşın sümüğüne o da salyana karışır. Uyandığında boğazındaki kuruluk ağzındaki nahoş bir tat. (ne demekse)İşte aşk o dur.

"Mutlu olmanın ilk yolu taklidini yapmaktan geçer." demiş üstat. Ne kadar mutlu olmaya çabalayan insan varsa, daha doğrusu taklidini yapan varsa ya da en güzeli "-muş" gibiyse adam-kadın ayakta alkışlamalı. Öyle reklam sloganı gibi değil. Canı gönülden. Geriye kalan, benim de içlerine dahil olduğum diğer grup "çaresizim ama; çare ben değilim!" diye dursunlar ilk grup çokdan yolu yarıladı. Yine ayakta alkış.

Bravo bravo bravo... Ya da bin yaşa bin yaşa bin yaşa... Ya da aferin aferin aferin...

Durmak yok! Mutlu görünmeye devam! Fotoğraflardaki gibi kalsın herkesin yüzü. Hep bir gülümseme hali...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

KİŞİSEL Bİ'ŞEY

Güneşe dokunmak isteyen bir çocuk vardı: elleri yandı. Her hissettiği sıcaklığı o güzel kadar sandı, çocuk. İlk sobaya dokunduğunda (doğru ya bizim çocukluğumuzda soba vardı)bir yaşındaydı. Bugüne kadar sayısız insandan duydum örneğini. "Anlatamazsın yaşayıp öğrensin. "Soba, sıcak; yakar" deme, anlamaz. İllâ kendisi öğrenir" dediler. Sayısız insanlar. Oysa her insanın tek sayısı var. Bir. O kadar basit. Tek geldiğin ana rahminden tek gidiyorsun geldiğin yere. Orası neresiyse..? Yani işin özü elde var bir; o da sen. Neyse konu dağılmasın.

Aradan geçen yirmi üç seneye rağmen ateşin yaktığını öğrenemeyen çocuk, ne çocuğu adam olmuş artık, içtiği sigarayı küllük yerine sol omzunda söndürdü. Tam dövmesinin üstünde. Dövme, sevdiği kızın adıydı. Yakansa sigara değil kızın kendisi... Deriyle beraber büzüşen omuzu su topladığında sevdiği kızın ismi de silinmişti. Adam, artık çocuk değil demiştik, ateşe yaklaşmıyor. Yalan! Acıdan kaçanlar canı tatlı olanlardır. İnsanları yemeyi yamyamlar bırakalı çok oldu. Nedeni basit: insan kadar hazmı zor bir ... yok. Ama başka kaynaklara bakarsanız cevap: "medeniyet". Medeniyet, insanın kendini kandırması, sonra diğer insanları inandırmasıdır. O günden itibaren o işi insanın kendisi yapıyor. (İnanmayanlar deyimler sözlüğüne bakabilir)İnsanın kendi kendini yemesi... Bu sebepten, her insan az çok mazoşisttir. Yine bu sebepten canını her seferinde farklı şekilde yakmayı öğrenmiştir.

Hayatın içinde çok sayıda, sayısız kadar çok (?)patlayıcı his var. ÇOCUKLARI ATEŞTEN UZAK TUTUNUZ!

21 Nisan 2010 Çarşamba

BİRİ VAR

Birileri var, konuşan hem de hiç susmayan. Hayatın kara tahtasına adlarını yazsan da nafile! Öğretmenin de öğrenci olduğu yer burası. Hangi semtti hatırlamıyorum. "Burada hiç çıkmaz sokak yok!" demişti biri. O semtin sokak başlarına kuruldu sirkler. Hayattan kaçanlar ya da hayata dahil olmak isteyenlerin önünü kesmek için. Ördek yerine kendine ateş etti herkes... Ölüp ölüp yeniden dirilmek için. Kimse ip cambazlarını alkışlamadı. Çünkü herkes birbirinden kıvraktı. Yalan söylemek de maharet ister. Yapamıyorsan ya ipe çıkmayacaksın ya da alttan seyrederken ipin ucundakini kıskanmayacaksın.

Birleri var, susan hem de hiç konuşmayan. Onlar ne kara tahtaya konuşanları yazdı ne de adları vardı tahtada. Korkutular. Bir konuşsalar dünya altüst olur sandılar. Tüm kelimelerini son güne bıraktılar. Kimsenin bilmediği o güne. Sustukları için dinledi sandılar, konuşanlar. Oysa onlar içindeki patlak kolonların çıkardığı çatlak sesleri dinlediler.

Biri var, yazan. Noktalama işaretlerini kusurlu kullanan. Kendini noktalama işaretleriyle kıyaslayıp mutlu olan. Ünlemmiş kendine en yakın noktalama işareti. Çünkü kendinden bahsederken hep küfür ediyormuş adam.

4 Nisan 2010 Pazar

KEŞKE

Türk Dil Kurumu'yla aramızdaki husumet bitse... Ben yeniden cümleler kursam... Cümleler birikse paragraf olsa... Paragraflar okunmayan öyküye dönüşse... Çocukken kaybettiğim oyuncaklarımı bulsam mesela... Ya da rakıya su, votkaya elma suyu katmasam... Acı da gelse ilk yudumları yüzümü buruşturmadan içsem... Sonrası zaten farketmez. Radyoda Erkan Oğur "Bir Ömürlük Misafir"i söylese ben düşüncelere dalsam... Beynim diğerleri gibi birçok şeyi aynı anda düşünse... "Sigaram bitti!" diye gecenin üçünde sokağa karışsam... Karanlık yutsa beni... Sabaha kussa sonra... Sabahlar akşama dönerken içim burkulmasa... Rüyamda bininci kez giden kadın, kapımı aralayıp odamdan içeri girse... Elimi tutacak olsa... Yine kaybolsa... Annem "Oğlum rüyaydı, geçti." dese...

"Keşke" kelimesi sözlükten çıkarılmadıkça, ağzımın içinde yuvarlanmayı kesmedikçe, dilimden defolup gitmedikçe, kötü arkadaş gibi arkadamdan sırıtmayı kesmedikçe... Olmayacak tüm istediklerim. Kelimeler cümleye dönüşmeden geri gidecekler geldikleri yere.

Keşke, keşke denmese...

2 Nisan 2010 Cuma

KÖY

- Gerçek ne? Diye sordu kadın.
- Benim söylediklerim, seninse inanmadıkların. Dedi adam.

- Oyun ne? Diye sordu çocuk.
- Düştüğünde anlayacaksın. Dedi baba.

- Yalan ne? Diye sordu biri.
- Gerçeği aramak. Dedi öteki.

- Hayat ne? Diye sordu genç.
- İçine bırakıldığın oyun bahçesi. Dedi ihtiyar.

Ne gerçeği duymak isteyen kadın, ne düşmekten korkup oyunu bilmeyen çocuk, ne yalanı merak eden biri, ne de hayatı öğrenmeye çalışan genç vardı. Soruları cevaplayanlar kovuldukları köylerden uzaklaşıp biraraya geldi. O zaman da sorular gitti cevaplar kaldı yalnız ellerinde. Kendi doğruları kadar büyüktü elleri. Aslında hayatı tutamayacak kadar küçük.

11 Mart 2010 Perşembe

BÜTÜN

Bütün taşlar erkeğe bağlanmış, oyun bitmez. Bütün sokaklar çıkmaz, sonu duvar. Bütün sorular yanıtsız, cevaplar seçeneklere konulmamış. Bütün adalar ıssız, düşen kimse yok. Bütün dersler boş, öğrenecek öğrenci kalmadı. Bütün şarkılar notasız, şarkı söyleyen kimse yok. Bütün evler boş, şehir terkedilmiş. Bütün balıklar küçük, kovalayanı yok. Bütün kâğıtlar boş, okuyanı olmadığından yazanı da yok. Bütün insanlar suskun, dinleyeni yok. Bütün kadınlar sen...

5 Mart 2010 Cuma

DİPSİZ KUYUNUN DİBİ – ON YIL TÜNELİ – HAYÂLLERİN ÇOCUK BAHÇESİ

DİPSİZ KUYUNUN DİBİ

Sezer Selâmsızdaki evinin anahtarını kapının kilidine sokup çevirdi. Hiç gitmediği Eiffel Kulesi’nin minyatürü olan anahtarlık yine düştü. Bu kez anahtarlığı kaldırmak yerine anahtarlığa falsolu bir şut çekip merdiven boşluğuna gönderdi.

Evin içindeki tek hayat belirtisi küçük akvaryumdaki japon balığıydı. Akrobat, balığının ismi buydu, sol yüzgecini kaldırıp sahibini selamladı. Sezer, Akrobat’ın selâmını fark etmedi. Bunun yerine akvaryumun yanında bulunan yem kavanozunu açıp akvaryumun içine bıraktı. Akrobat kafasına düşen yem parçacıklarından kaçarken havada kalan sol yüzgecini akvaryuma çarptı. Her sinirlenişinde olduğu gibi yine sırt üstü yüzmeye başladı.

Evin loş ışığı Sezer’i yatağa çekti. Sessizlik ise gözlerini kapamasına yardım etti. Son yazdığı hikâyeyi düşünmeye başladı. Hikâye bitmek üzereydi ama hikâyenin kahramanın ismi yoktu. İsimsiz kahraman modası çoktan geçmiş olduğundan isim bulması şarttı.

Sessizliği yırtan üst kat komşusunun terlik sesi oldu: “Şlap şlap!” sesle beraber, yüz kilonun üstünde olan şişman kadının her adımı binada artçı depreme yol açıyordu.

Yataktan kalkıp teybin olduğu tarafa yürüdü. Teybin “play” tuşuna bastığında patlak hoparlöre inat Yasmin Levy büyüleyici sesiyle “Naci En Alamo”yu söylemeye başladı. Sezer üst kat komşusuna rağmen gözlerini kapadı. “Bu şarkıyla bütün kadınlara âşık olabilirim. Yeter ki Naci En Alamo devam etsin. Hepsine yeterim.” Diye düşündü. Gözlerini açtığında hiçbir kadın yoktu. Sadece Yasmin Levy’nin sesine karışan şişman kadının terlik sesleri: “şlap şlap” Kadınlardan ümidi kesince yazı masasına oturdu. Olivetti Letra 35 marka daktilosu Sezer’in etli parmaklarının üzerinde gezinip hikâyesini bitirmesini bekliyordu. O hikâyeyi bitirmek yerine yarım kalan sayfayı daktilonun yuvasından çekip aldı. Önce kahramanın ismini bulup sonra hikâyeyi yazacaktı.

Sabah yazı masasında kan oturmuş gözlerini açarken telefonun ısrarlı çalışına kayıtsız kalamadı. Ahizeyi kaldırdığında genç kadın sesi duydu. “Naci En Alamo’nun kıyağı.” Diye düşündü. On saniye sonra sesin eski sevgilisine ait olduğunu anladı. Kadın sesinin tonundaki canlılığa tezat bir haber vermek için aramıştı.

- Alo!
- Evet.
- Günaydın. Uyandırdım mı?
- Evet
- Affedersin. İyi misin?
- Evet.
- Bütün gün aynı cevabı mı vereceksin?
- Evet.
- Orhan intihar etmiş. Bugün cenazesini kaldıracaklar. Gelecek misin?
- Evet.
- Öff…

Sezer bacağına kotunu ayağına siyah Gazelle’lerini geçirdi. Elbise dolabındaki siyah takım elbisesiyle aynı renk kösele ayakkabılarını üvey babasının cenazesine saklıyordu. Dört aylık kazancını biriktirip almıştı. Zengin cenazesi yine zengin göstermeliydi.

Üsküdar’dan Çengelköy’e yürümeye başladığında yanından geçen otobüslere nefretle baktı. Otobüslerden nefret ediyordu. Ona göre vapur dışındaki tüm toplu taşıma araçları kaldırılmalıydı. Semtin bütün otobüsleri klimasız olduğundan otobüsler yazın camlar açılıp havalandırılıyor, kışın ise yolcuların nefesleriyle ısınıyordu. Sezer her sabah elliden fazla kişinin ağız kokusunu çekiyordu. Ağız kokuları, ter kokularıyla karıştığında yürümek kaçınılmaz oluyordu.

Yürürken üvey babasını düşünmeye başladı yine. En az Sezer’in nefret etti kadar o da Sezer’den nefret ediyordu. Her ne kadar annesine söyleyemese de durum böyleydi. Görünen köy… Adam Sezer’den kurtulmak için Beyoğlu’nda sahaf dükkânı açmış, Üsküdar’daki kiracısını çıkarıp dairenin anahtarını Sezer’e süresiz olarak vermişti. Amaç Sezer’den kurtulmak olduğunda her şey yapılabilirdi. En son iyiliği ise hiçbir yayınevinin basmadığı yazıları yayımlatması için para vermek olmuştu ki, Sezer bir daha para istemeye cüret etmesin. Tüm bu yardımlar annesine göre onu sevdiği için, Sezer’e göreyse ondan kurtulmak içindi. Durum her ne olursa olsun sevmeyecekti üvey babasını. Onu annesinin üstünde gördüğünde yedi yaşındaydı. Şimdiyse yirmi sekiz. Aradan geçen yirmi bir sene ancak nefretini bilemesine yaramıştı sadece.

Sezer üvey babasından ilk intikam almaya çalıştığında on yedi yaşındaydı. Adam çok sevdiği yazlık evinde uyurken yazlık bölgenin duvarcı ustasını bulup günlük yevmiyesinin on katını verdiğinde adamın evin kapısını söküp yerine duvar örmesi toplam iki saatini almıştıç Sonunda nefret ettiği adamı en sevdiği yere hapsetmişti. Ömür boyu ev hapsi. Ya orada yaşayacaktı yada en sevidği evin en sevdiği odasında kendini asacaktı. Ama olmadı. Aynı duvarcı ustası Sezer’den aldığı paranın da on katını Sezer’in annesinden alıp ördüğü duvarı yıkmış kapıyı eski yerine geri takmıştı. Günün en kârlı adamı duvarcı ustasıydı.

Yaptığı son intikam girişimi adamın en sevdiği arabasını Beykoz Sahili’nden denize bırakmak oldu ancak; hevesi yine kursağında kaldı. Adam kahrından ölmedi.

Üvey babasını düşünmeyi bitirdiğinde Çengelköy’ün en eski camisine gelmişti. Kerime Hatun Camii Orhan’ın yakınlarıyla doluydu. Okul arkadaşları daha doğrusu okul arkadaşlıklarının hemen hepsi oradaydı. Kızlar makyajlarının bozulmaması için ağlamak yerine hıçkırıyor, erkeklerse ellerini önlerine kavuşturmuş yere bakıyordu. Sezer on iki kişilik gruba yaklaşıp “Merhaba!” dedi. Çoğuna okul süresince selam vermemişti. Hepsi Sezer’in eski kabalığını unutmuş olacak ki selamına koro halinde cevap verdiler. Cenaze namazından sonra herkes Orhan’ın çökmüş ailesine taziyelerini sundu.

On iki kişilik grup dağılmadan Çınaraltı’na gittiler. Sezer de peşlerinden. Grup üç masayı birleştirip oturdu. Konu tabi ki Orhan’ın ne kadar iyi biri olduğuydu. Sezer masadakilerin sahte içtenliklerine gülümsedi. Hepsi kaybettikleri arkadaşını o kadar çok seviyordu ki… İçinden hepsine şu soruları sormak geldi: “Orhan’ın en sevdiği renk neydi; hangi takımı tutardı; neye katlanamazdı; en sevdiği kitap, en sevdiği film, en sevdiği şarkının adı neydi; en son hangi partiye oy vermişti?” masadakilerin bu sorulara ya da herhangi birine verecek cevabı yoktu. Gülümsemesi yerini kahkahaya bıraktığında densizliğine ilk tepkiyi eski sevgilisi verecekti.

- Komik olan ne?
- Sen kilo mu aldın?
- Sana ne! Komik olan ne?
- Saçlarını kızıla mı boyattın?
- Sana ne! Komik olan ne?
- Kızıl seni açmamış. Biz birlikteyken saçların siyah değil miydi?
- Sana ne! Komik olan ne?
- Yok. Siyah sana daha çok yakışıyor.
- Sana ne! Komik olan ne?
- Kızma. Kızınca kaşlarının ortası çukurlaşıyor. Bu da seni daha yaşlı gösteriyor.
- San ne! Komik…
Kadın sabahki konuşmanın intikamını almakla kalmayıp Sezer’i densizliğinden ötürü yerin dibine geçirmek istiyordu. Tam başardığını düşündüğü sırada…

- Komik olan sizsiniz.
- Yaa…
- Evet. Komik olan sizsiniz. Ölülerin arkasından kötü konuşmamayı tembihlemiş aileleriniz. “Orhan’ı nasıl bilirsiniz. İyi” verebileceğiniz tek cevap bu çünkü. Orhan’ı nasıl bilirdiniz? Enayi, fil hafızalı, sivilceli, çirkin bilirdik demeyi yediremiyorsunuz kendinize. Orhan’ı iyi biliyorsanız şu soruma cevap verin sadece. En sevdiği film hangisiydi?

Soruya atlayanların ilki grubun yakışıklısı Erkan oldu. Konuşmaya balıklama atlamasının tek nedeni özgüveniydi. Özgüveninin tek nedeni ise güzel yüzüydü. Masadaki kızların yüzlerinden daha güzel yüzü…

- Ne alakası var! Orhan’ı hepimiz severdik.
- Yok ya! Soruma sen cevap ver o zaman.
- …
- Ne oldu? Düşünme boşuna. Masadakilerin yüzüne bakıp zaman kazanmaya da çalışma! Orhan izlediği filmlerin hepsini severdi. İzlediği bütün filmlerin repliklerini de ezbere bilirdi. En son kendini The Shawshank filminin içinde sanıyordu. Çok sevdiği arkadaşları yalnız bıraktığı için girdi depresyona. Okul bitince unutmuştu hepsi onu. Senin kadar güzel bir yüzü olmadığı için kolay arkadaş bulamıyordu. Dolayısıyla sendeki siktiğimin özgüvenin çeyreği yoktu onda. Orhan intihar etmedi. Çevresindeki insanları üzecek cesareti yoktu. Kullandığı ilaçların hepsini bir seferde içip iyileşmek istedi sadece. Orhan’ı nasıl bilirdiniz. Ben söyleyeyim. Orhan’ı bilmezdiniz.

Konuşma sonrasında yerin dibine geçen Sezer değil, eski sevgilisiydi. Masadan kalktığında ihtiyaç fazlası arkadaşlıklarına %100 indirim yapmıştı.



Oturduğu masadan baktığında dükkândan içeri kimin girdiği görünmüyordu. Hatta içeri birinin girip girmediği bile belli olmuyordu. Önemi de yoktu. Dükkânda çalınacak en değerli şey Cervantes Saavedra’nın 1957 basımı olan “Don Kişot’uydu.”

Sezer hikâyesinin son cümlesini yazdığında masasına on altı yaşından büyük göstermeyen İspanyol paça pantolonlu kız yaklaştı.

- Merhaba.
- Hoş geldiniz.
- Rahatsız etmiyorum umarım.
- Hayır. Bitirdim.
- Sizden aldığım kitabı getirdim.
- Hangisini almıştınız?
- Sizin yazdığınız kitabı. “Dipsiz Kuyunun Dibi”
- Aa…
- Yenisini alıp imzalatmak istedim; ama hiçbir kitapçıda yok.
- Doğru. Kitabımı hiçbir yayınevi basmadığı için hiçbir kitabevi de satmadı. Toplam elli adet basıldı. Tüm masraflarını ben karşıladım. Kitapçılarda olması tuhaf olurdu.
- Yazık. Ben çok beğendim.
- Öyle mi? En çok hangi bölümü beğendi peki?
- En çok hikâyenin sevgilisine söyleyemedi sözleri. “ Seni özlüyorum sen farkında değilsin. İşin doğrusu benim farkımda değilsin. Seni sevmek dipsiz kuyu, dokunamamak dipsiz kuyunun dibi!”
- Peki, sen karalıyor musun?
- Bazen. Okunacak gibi değil benim yazılarım.
- Herhangi bir yazının okunamayacak derecede kötü olduğunu anlamak için önce okumak gerekir. Bu da her yazıyı okunur kılar. Bazı yazılar az okunur bazıları çok…
- Öyle; ama yazdıklarımın arkasında duracak kimse yok ki!
- Olmasın da zaten.
- Neden?
- Neden insanlar “yanındayım” yerine “arkandayım” derler. Hiç düşündün mü?
- Hayır. Neden?
- Çünkü; en ufak yanlışında götüne tekmeyi basmak ya da sana fark ettirmeden samimiyetin arka kapısından sıvışmak için.
- Hiç böyle düşünmemiştim. Çok karamsarsınız.
- Karamsarlık sandığın kadar kötü bir şey değil. Karamsarlık dediğin şey en kötüyü düşündürür en iyiyi buldurur.
- Neresinden bakarsanız bakın yazmak hele yazdıklarını okutmak medeni cesaret istiyor.
- İnsanoğlu denen varlık “en sadık dostum” dediği canlının boynuna tasmayı geçirdi. Kaçmasın diye. Yalnızlıktan korktuğu için. Korkakların kurduğu şey medeniyet olsa da medeni cesaret diye bir şeyin varlığı mümkün değildir.
- …
- Yeni bitirdiğim bir hikâyem var. Okumak ister misin?
- Çok sevinirim.
- Nasıl olsa basılmayacak. Sen de kalabilir.
- Teşekkür ederim.

Özgül eve geldiğinde Sezer’in verdiği hikâyeyi okumaya başladı:

ON YIL TÜNELİ

- Artık dayanamıyorum. Dedi kadın.

On sekiz yaşını doldurur doldurmaz evden kaçan kardeşi de aynı şeyleri söylemişti. Şadi kardeşini düşünmeyi sonraya bıraktı. Aklına gelenin başına gelmesi an meselesi olduğundan kardeşini düşünmeyi sonraya bıraktı. O gideli çok olmuştu. Şimdi sevdiği kadın terk edecekti. Kardeşini geri döndüremezdi. Belki sevgilisini…

- Ben yanındayım.
- Artık yanımda olmana da dayanamıyorum.
- Neden?
- Nedeni çok. Belki de hiç yok; ama senin varlığına da dayanamıyorum artık.
- Ben yan…
- Değilsin. Kırk yaşındasın. Senin zayıflığından, sevgini abartmandan bıktım ve daha bir şeyden.
- Ama daha dün…
- Evet. Dün seni sevdiğimi söyledim. Yalandı. Daha önce de yalan söyledim. Sen de olduğu gibi benim bünyemde yara açmıyor yalan söylemek.
- Ben seni seviyorum.
- Öff!
- Seni seviyorum.
- Abartmayı seviyorsun.
- Hayır abartmıyorum. Gerçek bu.
- Değil. Peki varsayalım ki dediğin gibi olsun. Bak ben gidiyorum.
- Nereye?
- Ne önemi var?
- Seni nerede bulacağım.
- Bulamayacaksın. Bu yüzden gidiyorum. Sana dürüst davranıyorum. Gidişimi sahte sebeplere dayandırmıyorum. Artık birbirimize verebileceğimiz hiçbir şey yok.

Şadi ağlamaya başladığında meraklı birkaç çift göz dönüp baktı. Kadının öfkesine tüy dikti etrafındaki meraklı bakışların sevgilisine bakması. Evet, henüz sevgililerdi. Kadın daha masadan kalkmamıştı, bu da sevgili olarak oturdukları masada konu ayrılık dahi olsa halâ onları sevgili yapmaya yeterdi.
Kadın Şadi’nin hıçkırıklarına katlanamayıp:

- Rica ederim ağlamayı kes! Acizleşme!

Şadi ise her ağlayan erkek gibi çirkinleşmeye devam ediyordu.

- En çok da bu yüzden…

Salyalarının arasından çıkarabildiği ses tek hecelik soruydu. Duruma göre soru, duruma göre azar, duruma göre şaşkınlık, duruma göre sevinç, duruma göre… Şadi’nin ağzından çıkarken hiçbir soru ya da ünlem ifadesi belirtmeyen kelime salyasıyla beraber gömleğinin üzerine damladı.

- Ne?
- Bu acizliğin, güçsüzlüğün, korkaklığın, gelişmiş vücudunun içindeki korkak çocuk yüzünden.

Kadın konuşmasına devam ederken Şadi salyalarını akıtmak da ısrar ediyordu. Kadın bu kadar küçülmeyi hazmedememiş olacak ki hesabı isteyip masadan kalktı. Giderken Şadi’nin elini sıkmadı. Kadın masadan kalktığında ayrılmışlardı.

Şadi eve geldiğinde gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Küçük oğlu evden kaçtıktan sonra soru sormayı bırakan annesi kapıyı açıp kenara çekildi. Oğlu ister ağlasın, ister kızsın, ister gülsün; ama eve dönsün. Yarım olsa da; aklını,yüreğini oturduğu masada bıraksa da yine eve dönsün. Anne sevgisi işte.

Babası eve döndüğünde Şadi çoktan sarhoş olmuştu.

- Neyin var?
- Nazlı gitti.
- Nazlı kim?
- Sevdiğim kadın.
- Gittiyse gitti. Özgüvenine ne oldu senin?
- Eskiciye verdiğim ceketin sol cebinde kaldı dedi Şadi.

Neyse ki babası susması gereken zamanları öğrenmişti.



Şadi iki yüz on üç gün boyunca evden çıkmadı. Gönüllü müebbet hapis… Annesi yemek ve sigara getirmek dışında odaya girmiyordu. Şadi’yi sevdiği kadın terk edeli iki yüz on üç gün olmuştu. Bu da vücudunda iki yüz on üç sigara izi demekti. İki yüz on üç sigara yanığından oluşan göz giden ve gelmeyen kadının yolunu gözledi. Şadi ancak kırk yaşına geldiğinde anlamıştı hayatın getiri değil götürü usulüne göre çalışan müessese olduğunu. Annesinin dışarıya çıktığı bir gün veda mektubu yazıp ayrıldı.

“Aileme,
Gidiyorum. Ömer’in gidişinden tam yirmi yıl sonra. Size yapılabilecek en ağır şeyi yapıyorum. Evi terk ediyorum. Keşke benim yokluğumu telafi etmesi için Ömer’i bulup getirsem. Nerede olduğunu bilsem keşke. Ama gitmem gerek. Yollar ne sevdiğim kadını geri getirecek ne de Ömer’i.
Hoş çakalın

Şadi”



Şadi az gitti ne uz; ne de dere tepe düz gitti. İstediği tek şey yol almaktı. Kırk yılın biriktirdiği hislerle. Bir arpa boyu da olsa… Yollar sevdiği kadınla kardeşi Ömer gibi kendisini de yutsun istedi. Aynı yollar belki kustuğunda hepsini bir araya getirirdi.



Şadi bir aydan beri o kadar yer değiştirdi ki hangi şehrim hangi semtinde ya da köyünde olduğunu bilmiyordu.

Kafasını kaldırdığında biraz sonra gireceği tünelin levhasını gördü. “On Yıl Tüneli” tünelden çıktığında yolun kenarındaki dilenci ona yerini bıraktı. “Rahatsız olmayın” dediğinde dilenci üstündeki ağır bırakmış gibi nefes aldı. En rahatlatanından. “Hayır. Benim gitmem gerek. Artık buranın dilencisi sensin.” Dedi. Dilenci Şadi’nin yüzündeki şaşırmış ifadeye bakıp cebinden aynasını çıkarıp karşısındaki adamın yüzüne tuttu. Şadi on yaş yaşlanmış yüzüne bakıp levhadaki yazının ne anlama geldiğini çözdü. Dilenci yerini bırakırken son hatırlatmaları yapıyordu. “Boşuna para bekleme. Sadece işlerine artık yaramadıkları eşyalarını bırakırlar, tünelden çıkarken.” Dilenci giderken Şadi kendi payına başkalarının hikâyelerini yazacağını hiç düşünmemişti.



Tünelden ilk çıkan yaşlı kadını gördü. Kadın elindeki aynayı Şadi’nin önüne bırakırken: “Bu yaşıma kadar aynalarla arkadaştım. Oysa bizler senelerdir aynalara yalan söylettik. “Ayna ayna, söyle bana! Benden daha güzeli var mı dünyada?” şimdi anlıyorum ki aynalar kendimi avuttuğumuz yalanların müzmin ortaklarıymış. Şimdi en sevdiğim arkadaşımı size bırakırken son kez soruyorum: “Ayna ayna söyle bize, bizden yalancısı var mı dünyada?””.



Tünelden günlerdir kimse çıkmıyordu. “Burası gelip geçenlerin değil, yolunu kaybedenlerin, hayattan tüm ümidini kesenlerin yol üstü. Yine de tünelden çıktıklarında kalmıyor, hayatlarının uzatmalarını tamamlaya gidiyorlar. Benim dışımda.”



On Yıl Tünel’inden çıkan adam keman kutusunu Şadi’nin dizinin dibine bıraktığında Şadi uyuyordu. Elindeki kâğıdı da keman kutusunun üzerine koydu. Şadi uyandığında katlanmış kâğıdı ve hemen altında duran keman kutusunu gördü. Kâğıtta yazanlar: “Benim tek arkadaşımdı kemanım. Nasıl derler yaren işte. Onunla kazandım hayatımı. İstek şarkılar çaldık yıllarca. Neşeli, hüzünlü… Elimden hiç bırakmadım. Hiç ihanet etmedi bana. Beni hiç yarı yolda bırakmadı. Şimdi ellerim titrerken ona dokunamıyorum. Mümkün olsaydı tabut yerine keman kutusuna konulmak isterdim. Ardımdan bütün ağıtlarımı kemanım söylesin.”



Özgül hikâyeyi okumayı bitirdiğinde akşamı da çoktan bitirmişti. Uyurken Şadi’yle Sezer’in benzerliğini düşündü.



HAYÂLLERİN ÇOCUK BAHÇESİ

Cenk hikâyelerini tamamladığında başhekimin anonsu, hastane bahçesindeki çam ağaçlarına asılı hoparlörden kulaklarını tekmeliyordu:

“İstirahat saati bitti. Tüm hastalar odalarına!”

Cenk gözlerini yumup açtığında ne Sezer ne Şadi ne de Özgül. Evet, tüm bu hikâyeler Cenk’in hayal ürünüydü. Yirmi dört yaşındaki adamın zihninden geçip kalem eşliğinde A4 kâğıdına dökülen hikâyeler Cenk’in hayalleriydi.

Tüm yetişkinler gibi Cenk’in ebeveynlerinin hayalleri de çocukluktan terkti. Dinleneceğini bilse yarının hayalperest çocuklarına şunları söylerdi: “Hayallerinizi yetişkinleri erişemeyecekleri yerde saklayın!” Yetişkinler çocukla çocuk olmayı bıraktığından beri daha kolay can yakmış, sonunda da yaktığı canı cansız hale getirmiştir.

Cenk, Sezer olup basılmasa da hikâyeler yazıp okutmak istemiş, Özgül olup başkalarının hikâyelerini ilk den okumak istemişti. Bir Şadi olup evden çıkıp dönmemek… Ailesi onu en güvenli yere bırakmıştı. Akıl hastanesine. Cenk yatağına yattığında bir kez olsun yazdıklarını okuyacak biri olsun diye yatağını kenarına bıraktı hikâyelerini.


05 Mart 2010

4 Şubat 2010 Perşembe

ÖLÜ YALNIZLIKLARIN REQUEM KOROSU

bir çift kanattınız hüznün rüzgarlarında
dağılıp gitti melekleriniz beyaz'ın öte dağlarında
ağlasın ardınızdan, bir ağızdan, bütün dehşetiyle muamma
güzel adam! harbi bitirim, sağlam gariban...
ruhuna el fatiha!




NOT: Şiir K. İskender'e ait. Ağır Roman filminde Mustafa Altıoklar seslendirmiştir.

24 Ocak 2010 Pazar

KÜS

Ne tavşanım ne dağ...

23 Ocak 2010 Cumartesi

DEDİM DEDİNİZ DEDİLER

Resim çizmek istedim.
- Yeteneğin yok. Kağıtları israf etme. Dediniz.
Halbuki on beş yaşından beri her yaz israf ettiğim kağıtların yüz katını taşıdım sırtımda. Her gün. Kaldı ki israf ettiğim kağıtları bile “geri dönüşüm”e ben kazandırdım. Anlamadınız.

Hikayeler yazmak istedim.
- Okunmaz! Vakit kaybı. Dediniz
Ben o yazıları okunmak için değil, okumak hatta yazmak için yazdım sadece. Bütün mesele buydu. Zaman mı? Sizin uykuda harcadığınız zamanlarda yazdım onları. Üstüme yıktığınız görevleri aksatmadım hiç.

- Aşığım. Dedim
- Kime, neden? Dediniz
- Kim olduğunun önemi yok. Sadece aşığım. Dedim.
Aşık olmak için nedenlere, niçinlere ihtiyacım yoktu çünkü ama; siz cüppelerinizi evde bırakırken yargıç kimliğinizi boynunuzda taşıdınız. Bir kere olsun kendinizi sorgulamazken beni, benim gibileri yargıladınız. Adına “empati” dediniz.

- Yoruldum. Dedim.
- Çalış! Dediniz.
- Dermanım yok. Dedim.
- Bahane. Dediniz.

Kaçtım.
- Kovala! Dediniz

Kovaladım.
- Dur! Dediniz.

- Annemden ayrılmak istemiyorum. Dedim.
Siz göbek bağımızı kestiniz.

Ölmek istedim.
- Yaşa! Dediniz.

Yaşamak istedim.
Üzerime bastınız.

Gülmek istedim.
Ağlattınız.

Ağlamak istedim.
- Acizliktir, yapma! Dediniz.

Gitmek istedim.
- Kal! Dediniz.

Kalmak istedim.
Kovdunuz.

- Sevdiğim kadını arıyorum dedim.
- O, sen doğduğunda öldü! Dediniz.

Hayallerime çelme taktınız. Doğrulmaya çalışırken çiğdeniz.

Sizi sordum.
- Gitti! Dediler. “HEPSİ SENİ TERK ETTİLER.”
23.01.2010

7 Ocak 2010 Perşembe

DÜNYALI

Korkma dünyalı! Çünkü biz senden korkuyoruz.