Çok mutsuz sonların birinci şartı çok mutlu başlangıçlardır. HAKAN GÜNDAY

30 Temmuz 2009 Perşembe

SIRADAN

Sıradan insanlarız biz। Bu yüzden de iri laflar edemiyoruz। Yapamayacağımızdan değil, yapamayacağımızdan korktuğumuzdan. Çevremizde farklı kim varsa hayran oluyoruz. Farklı olmaktan da korkuyoruz. Dikkat çekmemek için giydiğimiz sıradanlık giysilerimizi çıkarmıyoruz.

Ne olursa olsun yazma ihtiyacı। Okunmayacağını bile bile kahramanlar yaratmak. Kimseye güzel gelmeyen yazılar. Çoğu havada kalan cümleler. Bu mudur yazmaktan geri koyan? Belki. İçimdekiler biriktiyse. Ya yazmadan yapamıyorsam. Söylediklerimden farklı olmasa da “ o zamanlar böyle hissetmişim” diyebilmek için belki de. Bütün hikayedeki kadınlar aynıysa. Sonları farklı bitse de bütün erkekler “ona” aşıksa. Yapamam. Uzun süre dipte hissetsem de, kullandığım ilaçlar yetmeyip alkol içsem de, her gün “onu” düşünerek uyansam da… Yazacağım. Ta ki farklı hissedene, düşünene kadar.
30.07.2009

19 Temmuz 2009 Pazar

OYUNCAĞINI ARAYAN HIRSIZ

Sokağın başındaki tabelada yazan “Pir-i Reis” sokağın 17 numaralı binasının birinci katında paketinden çıkardığı iki sigarayı kırarak çarşafın içinde otla karıştırdı. Zıvana için cüzdanında kartvizit aradı. Balat’ta gittiği lokantanın kartvizitini buldu. Birasına meze olarak hazırladığı esrarı çekmeye başladı.

Odayı seyretmeye başladı, yeni geldiği bir yer gibi. Duvarda babasının askerlik fotoğrafı hemen yanında kendisinin ilkokulda kafasını üç numarayla kazıttığı siyah önlüklü fotoğrafa baktı. Elinde kalem, önünde hiçbir öğrencinin yazmadığı açık duran defter. Kalın dudaklarından çektiği otun dumanını burnundan çıkarırken çocukluğunu düşündü. Büyüdüğü ev, okul sonrası yapılan mahalle maçları, sekiz yaşında aşık olduğu kız, mahalle bakkalından çalınan çikolatalar. Büyüdükçe çaldığı şeylerin masumiyetini yitirdiğini düşündü.Bu kez ağzından çıkardığı dumanı çocukluk fotoğrafının üstüne üfledi.

Bakırköy’deki zengin evlerin birinden çaldığı televizyondaki yansımasına bakıp küfretti. Otuz yaşındaydı. Otuzdan fazla iş değiştirdiği için meslek sahibi de olamadı. Bildiği tek iş hırsızlıktı. Dökülmeye başlayan saçları, esrar ve alkolden çökmüş yüzüyle olduğundan daha yaşlı gösteriyordu ama; yaşı ya da görüntüsü girdiği mekanların hiçbirinde saygı görmesine yetmiyordu. Çoğu kez yaptığı şeylerin hiç sevilmemesinden kaynaklandığını düşünürdü.

Elinde duran bira şişesini gelişi güzel masanın üzerine bırakıp tek odalı evinin balkonuna çıktı. Sokakta top oynayan çocukları seyretti. Akşamın karanlığına inat gol atmaya meraklı çocukların azmini kıskandı. Hayatta hiçbir şey için azmetmediğini düşünerek. Akşamın sessizliğini balkondan sarkan annelerinin bağrışları yardı.

Evden çıkıp mahalle kahvesine gitti. Kafasındaki dumanı atmak için kahve içecekti. Kahvecinin çırağına seslendi:

- Kevseeer!

Çırak boyunun kısalığından görünmediği çay ocağının arkasından fırladı. Üstünde yaşıtlarının ve ağabeylerinin giydiği arabesk şarkıcısının fotoğrafının basılı olduğu tişörtü vardı.

- Buyur Cemil Ağabey!
- Sade kahve getir.

Kahvesini içerken Hindi Remzi içeri girdi. Arkadaşının yanına yaklaşıp:

- Selamın aleyküm
- Aleyküm selam Hindi.
- Akşam meydandaki parkta toplanıyoruz. Gelecek misin?
- Bilmem.
- Ne bilmemi lan! Geliyor musun, gelmiyor musun?
- …
- Aloo
- Bakarız.

Akşam belediyenin mahalleye yaptırdığı, mahallelinin de banklarını çaldığı parka gittiler. Çalınan banklar kapı önü dedikoduları için çoktan köşe koltuğu niyetine kaldırımlara konulmuştu.

Parkta çokta sevmediği arkadaşlarıyla karşılaşınca canı sıkıldı. Geri dönmek istedi. Dönemedi. Görmüşlerdi bir kere. Kısa süren selamlaşmadan sonra herkes yakın arkadaşıyla bir köşeye çekildi. Cemil, Hindi’nin sardığı dalgayı patlatırken babasını düşündü. Kahveden beri arkadaşının durgunluğu Hindi’nin dikkatini çekti.

- Neyin var lan?
- Yok, bir şey.

Döndükleri otu içerken babasını düşünmeye devam etti. Evden ayrılalı on yıldan fazla olmuştu. Yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu. Eve geç kaldığı için yediği dayaklardan sonra kendisinin değil babasının yorgunluktan sızacağını bildiğinden köşeye çekilip beklerdi. Sonra gerisin geri tekrar sokağa. Son arkadaşı da evine gittikten sonra mutfağın camından içeri girerdi. Yaşı ilerledikçe tokat atmaktan sıkılan babası yumruk atmaya başladı. Sırf bu yüzden hiçbir kavgaya girmekten korkmadı.Yiyebileceği dayaklar zaten istiap haddini doldurmuştu. Babasıyla konuşabilen çocukların yedi ceddine sövdü. Sık sık bütün mutsuz, babasından nefret eden çocukları toplayıp mutlu olan kim varsa değerli tüm şeylerini çaldırmayı düşünürdü. Çocuk hırsızlar. Hırsızlığının mecburiyetten kaynaklanmadığını biliyordu. Aslında hırsızlığının – çalma tutkusunun – hastalık olduğunu bilse…

- Hindi.
- Hı
- Babam beni düşünüyor mudur?
- Siktir et.

Sinirlerinin gevşemesiyle gülmeye başladı. Odasına döndüğünde balkona çıkıp ayaklarını mavi balkon demirinden sarkıttı. Küçükken balkondan sarkıp yoldan geçenlerin kafasına tükürdüğü geldi aklına. Güldü. Güneş doğarken oturduğu yerden kalkıp açıldığında yatak olabilen kanepeye kendini bıraktı. Uyurken kendini seyredebilse kendisinin bile zararsız göründüğüne şaşırırdı. Kaç ev, kaç araba soymuştu? Bilmiyordu. En çokta girdiği evden varsa oyuncak çalmak. Bir tek çaldıklarından onları satmazdı. Oynamazdı da. Masanın üzerine koyup seyrederdi. Çocukluğunu seyreder gibi.

Öğlen olduğunda ancak uyanabildi. Masanın üzerindeki sürahiden su içerken eline aldığı kumandayla kanalları dolaşmaya başladı. Durduğu kanaldaki dizinin kahramanın ağzından kendi hayatına benzer şeyler dökülüyordu.

- Otuz beş yaşındayım. Daha hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın. Ama kenarındayım o kesin hem de en kenarında. Tıpkı bizim mahalle gibi.

Evinin iki metre karelik banyosunda duş aldıktan sonra çıktı. Topuğuna bastığı kösele ayakkabısının burnuyla kola kutusuna vururken yarım yamalak bildiği bir şarkıyı ıslık çalmaya başladı. Nereye gideceğini bilmeden dolaştı. Sonra askerlikte bile kurtulamadığı İstanbul’un nöbet tutarken seyrettiği köşesine gitmeye karar verdi.

Üsküdar’da indiği vapurdan Beykoz otobüse binip sıralı koltuklardan birine oturdu. Otobüsten Kuleli’de inip askeri liseye yürüdü. Askerken nöbet tuttuğu köşede başkası vardı şimdi. Neredeyse on yıl olmuştu askerliği biteli. Neredeyse on yıldır gelmiyordu. Çevrenin değişmemiş olmasına şaşırdı. Gömlek cebininden çıkardığı sigarından bir tane alıp kibritiyle yaktı. Üç metre uzağında bir çocuğun babasıyla balık tuttuğunu gördü. Babasıyla ne balık tutmuştu ne de oyun oynamıştı. Bir kez annesi ölmeden gittikleri lunapark vardı aklında. Babasına bir ağız dolusu küfür savurduktan sonra sigarasını denize fırlattı.

Yürümeye başladı. Kanlıca’ya kadar gelmişti. Çay bahçesindeki çifteleri gördü. Kıyıdaki masalardan birine oturup çay söyledi. Otuz yaşındaydı ama hiçbir kadınla bir çay bahçesinde oturup çay içmemişti. Umurunda da değildi. Kendisi bile kendisine katlanamazken bir kadının…

Kanlıca’da çay içip mahallesine döndü. Kendini en rahat hissettiği yere. Adam yerine konulduğu tek yere. Apartmandan içeri girdikten sonra kapısında polisle karşılaştı.

- Yürü!
- Ne oldu?
- Anlarsın ne olduğunu.

Cemil’i evden alan polis Bağcılar Merkez Karakolu’na götürdü. Defalarca geldiği karakolun sorgu odasında komiseri bekledi. Neye kızdığı belli olmayan komiser her zamanki selamıyla içeri girdi.

- İşler nasıl?

Cemil her zamanki yalanıyla komiserin selamına karşılık verdi.

- Bıraktım.
- Sen mi?
- Evet.
- Siktir lan.
- …
- Sırıtma! Sinirliyim, yorgunum. Çabuk soracağım. Çabuk cevap ver.
- …
- Dün gece bir ev soyuldu. Yüklü para kaldırılmış. Sen miydin?
- Bıraktım dedim ya.
- Dalga geçme lan orospu çocuğu. Sen miydin?
- Hayır. Evde çocuk da var mıymış peki?
- Evet. Çocuk kaçırmaya da mı başladın? Ne yapacaksın çocuğu?
- O zaman kesinlikle ben değilim.
- Anlamadım.
- On senedir beni sorguluyorsunuz tanımış olmanız lazım artık. Evde oyuncak varsa çalmadan çıkmam. Ben değildim.

…..







Cemil’in sorgulandığı gece köşedeki birahanede kafayı bulan ellisini aşmış inşaat bekçisi Ali anahtarıyla dördüncü kez denediği evinin kapısından içeri nihayet girebildi. Evinin duvarındaki fotoğraflara bakıp, her sarhoş olduğu zamanki gibi ağlamaya başladı. Ağlamanın ardın da sızdı.

Otuz yıldan fazladır geceleri inşaat bekçiliği yapan Ali öğlene kadar uyuduğundan güneş göz kapaklarına vurunca uyandı. Samsun paketinden sigarasını çıkarıp yaktı. Sigarsını içerken evden kaçan çocuğunun atamadığı karyolasına baktı. Oğlunu düşünürken sigarasından peş peşe çektiği dumanı geçmişe gönderdi.

Diğer insanların tersine sabah geldiği işinden oğlunu düşünüp yatardı. On beş yıl önce karısını kaybetmiş, daha sonrada çocuğu evi terk etmişti. Yalnızdı. Evde oturmaya alışkın olmadığından mahallede emeklilerin doldurduğu kahveye gitti. Çay söyleyip önündeki gazeteyi karıştırmaya başladı. Her kahvede olduğu gibi futboldan, ganyandan, paradan, parasızlıktan konuşan insanlardan kendini soyutlayıp geride bıraktığı hayatını düşündü. Karısını kanserden kaybetmiş; attığı dayaklardan, gösteremediği sevgisi yüzünden sonunda oğlunu da evden kaçırmıştı. Dünya üzerinde nefes alan hangi canlı vardı kendisinden bu kadar nefret eden… Çok denedi geceleri beklediği inşaatın en üst katından kendini boşluğa bırakmayı; ama yapamadı. Belki bir gün görürüm umuduyla senelerini biriktirmişti.

…..


Cemil, üç gün kaldığı karakoldan evi soyan hırsız yakalanınca çıktı. Mahalleye girdiğinde Kevser’in koşarak kendisine yaklaştığını gördü. Kevser:

- Cemil Ağabey! Cemil Ağabey!
- Yavaş lan. Çatlayacaksın.
- Remzi Ağabey… Cemil Ağabey.
- Ne olmuş Remzi’ye.
- Öldü ağabey.
- Nasıl?
- Bilmiyorum. Ustam kahveye gelsin dedi.
- Tamam.

Cemil, eve uğramadan direkt kahveye gitti. Kahvenin sahibi oturduğu yerden kalkıp Cemil’i karşıladı. Cemil selam bile vermeden:

- Nasıl olmuş?
- Gaspa girdiği emekli albaymış. Adam, Hindi parayı alıp giderken arkasından vurmuş.
- Orospu çocuğu.
- Akşam parkta Hindi için buluşacağız.
- Olur.

Cemil parka geldiğinde Remzi’yi tanıyan kim varsa hepsini orada gördü. Arkasından mevlut yapamayacaklarından hepsi getirdiği otu sarıp Hindiyle olan anılarına takla attırdı.

…..

Ali arkadaşıyla birlikte gittiği birahanede oğlunu düşünmeye devam etti. İçtiği üç duble rakıdan sonra konuşmaya başladı.

- Nerededir şimdi?
- Kim?
- Oğlum. Cemil.
- Düşünme artık.
- Düşünmediğim tek bir gün bile yok.
- …
- Benim yüzümden gitti.
- …
- Oysa ben adam olsun diye…
- Oldu mu bari?
- Bilmem.

…..

Cemil, Cebindeki paranın durumuna baktı. Sigara almaya yetecek kadar bile parası yoktu. Bir şeyler çalıp satmalıydı.

Sarıyer’de balkonundan girdiği evin odalarında dolaşmaya başladı. Masa başında önündeki otuzbeşlik rakıdan sızmış adamın arkasındaki fotoğrafa baktı elindeki fenerle. Duvarda esmer bir adamın askerlik fotoğrafı hemen yanında siyah önlüklü elinde kalem tutan ilkokul öğrencisinin fotoğrafını gördü. Ayakları evin zeminine saplandı. Bir adım atsa büyüyecekti sanki. Yapamadı. Boğazına oturan çocukluğunu yutkunamadı. Elindeki feneri düşürdü. Feneri yerden alırken camın önündeki çocuk karyolasına, karyolanın üzerindeki oyuncaklara baktı. Cemil, girdiği evden oyuncakları çalmadan çıktı.

04.07.2009

GARİP BİR AŞK HİKAYESİ

Kafasını kaldırıp sesin geldiği tarafa çevirdi. Topuklu ayakkabının çıkardığı ses kalbininkiyle eş değerdi şimdi. Göz göze gelip gülümsediler. İşe başladığı gün geldi aklına. Onu ilk gördüğü gün…

Mezuniyet törenin ertesi günü başlamıştı işe. Elleri terleyerek sıktı, tanıştırıldığı kişilerin ellerini. Sıra ona geldiğinde donup kalmıştı sanki. Kendisine kocaman gözlerle bakarken. Başka biri elini uzatana kadar öylece kalakalmıştı karşısında.

Değişiyor muydu, yoksa ona mı öyle geliyordu? Bilmiyordu. Okuldaki hallerini hatırladı. Utangaç, derslerde köşeye büzülmüş, konuşurken kimsenin gözlerinin içine bakamazdı. Okul kantinindeki arkadaş gruplarına dahil olmadı hiç. Hiçbir gruba katılmadığı için fazla anısı da olmadı.

Ara sıra sigaraya çıktıklarında karşılaşıyor, önemsiz şeylerden konuşuyorlardı. O konuşurken dudaklarına hayran hayran bakıyor, kendisini öptüğünü hayal ediyordu. Sigaraları bittiğinde hayali de bitiyordu. Beraber yürüdükleri koridordan ayrı masalara gidiyorlardı.

Bir yıldan fazla olmuştu işe başlayalı. Bir yıldan fazladır aşıktı kendisinden on yaş büyük kadına. Bir gün açılmaya karar verdi. Nasıl yapacağını bilmiyordu ama söylemeliydi. Aradaki yaş farkı uçurum değildi belki ama hiçbir kadın sevgilisinin büyümesini beklemezdi.

Anlatamadıkça büyüdü sevgisi, sevgisi büyüdükçe anlatamadı. Artık gözlerini kaçırıyor, akşamları ona görünmeden şirketten çıkıyordu. Reddedilmek değildi belki korkusu ama küçümsenmek… Sevdiği kadın da olsa ağır gelirdi.

İşten çıktıkları bir gün kapıda karşılaştılar. Gideceği yer olmasa da yol üstünde bırakmayı teklif etti kadın. Araba ağır ağır giderken ağzından en sade haliyle çıktı yuttuğu sözcükler:

- Seni seviyorum.
- …

Kadının cevabı yaptığı fren kadar sert oldu:

- İn!

YOLCU

İzin formunu doldurdu. Daha önce nisan ayında tatile çıkmadığı için bilmiyordu nereye gideceğini. Önemi de yoktu zaten. Tek istediği biraz uzaklaşmaktı. İstanbul’dan, evden, işten, herkesten.

Önünde geçilmesi gereken dersler, verilmesi gereken sınavlar vardı; ama umurunda değildi. Sadece O’nu düşünüyordu. Aklında bir tek o. Tüm bunları anlattığı tek bir kişi vardı çevresinde. İçinde bulunduğu durumu anlayabilen, ağlasa bile yadırgamayacak biri. Birgün sigara içerken yanına gelip durgunluğunun nedenini sordu. Derdinin bir sigara içimlik zamandan büyük olduğunu söylediğinde arkadaşı öğle paydosunda kahve içmeye götürdü.

Hikayesini kusmaya başladı. Nasıl acı çektiğini, aşamadığı problemini anlattı. Arkadaşı, dinledikten sonra benzer şeyleri yaşadığından mıdır bilinmez ince bir tebessümden sonra konuşmaya başladı. Otuz beş yaşın tecrübesiyle anlattı durumunun sandığı kadar kötü olmadığını, herkes gibi ayrılığın kendi başından da geçtiğini.

Akşam işten geldikten sonra evdekilere izine ayrıldığını, birkaç günlüğüne tatile gideceğini söyledi. “Nereye?” sorusuna verilecek cevabı, sanki planlamış gibi “Adalar” oldu. Oysa düşünmemişti nereye gideceğini. Çantasını hazırladı. Birkaç parça giyecek, birkaç kitap.

Sabah yola çıktı. Önce Kadıköy’e gitti, ardından Adalar iskelesine. Fazla beklemeden bindi gelen vapura. Baharda boş olacağını tahmin ettiği vapur turist doluydu. Bir sürü çocuk, bir o kadar yetişmemiş yetişkin. İçinden küfür etti bağıran çocuklara. Kitap okumaya yeltendi ama gürültüden elindeki kitabı okuyamadan tekrar çantasına koydu.

O geldi aklına yine. Oysa en çokta O’nun hayalinden, düşüncesinden kurtulmak için çıkmıştı tatile. Adalar’a ilk kez birlikte gelişlerini hatırladı. Temmuz sıcağında, yer bulamadıkları için ayakaltında bir yere oturduklarını. Hallerinden şikayetçi değillerdi. Oysa ikisi de nefret ediyordu kalabalıktan. Akıllarından ilk o vapurda geçti sevgili olmak. O vapurda aşık oldular birbirlerine. Bunları düşünürken vapurun Büyük Ada’ya geldiğini fark etti.

Vapurdan indikten sonra ilk işi yemek yemek oldu. Karnı doyduktan sonra kalacak bir yere ihtiyacı olduğunu fark etti. Doğruluğuna inandı, ihtiyaçlar hiyerarşisinin. Lokantanın garsonuna kalabileceği ucuz bir pansiyon olup olmadığını sordu. Yediği yemeğin parasını ödedikten sonra garsonun işaret ettiği tarafa yürümeye başladı. Bahçe kapısında “İdeal Pansiyon” yazan yere girdi. Pansiyon, çam ağaçları arasında eski bir konaktı. Zile basmaya lüzum görmeden hafif aralık olan kapıdan içeri girdi. Kimseyi göremeyince şaşırdı. Eski konak terkedilmiş gibiydi. Sonra kapılardan birini tıklatıp birinin çıkmasını bekledi. İçerden orta boylu, orta yaşlı, dişleri sigara içmekten sararmış bir kadın sırıtarak çıktı. Boş oda olup olmadığı sorusuna, sanki kalan başka birileri varmış gibi biraz düşündükten sonra evet dedi. Dudaklarında aynı sırıtmayla birlikte adamı yukarı çıkardı. Adam odayı görmeden, kalacağını söyleyip odanın geceliğinin kaç para olduğunu sordu. İlk gecenin ücretini ödedikten sonra odaya girip kendini sert yatağa bıraktı. Her zamankinin aksine uykuya dalması uzun sürmedi. Uyandığında akşam olmuştu. Odasına baktı. Eski elbise dolabı, eski masa ve eski yataktan ibaret odada kendi rahat hissetti.

Biraz dolaştıktan sonra rastgele bir meyhaneye girdi. Rakı isteyip sigarasını yaktı. O’nu düşünmeye başladı yine. Aklından çıkaramadığı yüzü geldi gözlerinin önüne. Sonra gülüşü, heyecanlı konuşmaları. Sarhoş olmasına yetecek içtikten sonra hesap isteyip kalktı. Odasına gidip yazmaya başladı aklından geçenleri. Yazdığı cümlelerin arasında kayboldu.

Sabah, hayatında ilk kez martı sesleriyle uyandı. Yoldan geçen faytonlardaki atların nal seslerini duydu. Odanın balkonuna çıkıp gerindikten sonra dökülmeye başlayan çatının arasındaki kuş yuvasını gördü. Gülümsedi. Her şeye boş vermek istedi. O’na bile.

Ayakta kalabilmenin yediği yumrukları sindirebilmesiyle doğru orantılı olduğunu anladı. Tüm sancıları geçtikten sonra defterinin arasından fotoğraflarını çıkardı. Çantasını alıp pansiyondan çıktı. Bindiği vapurun açık kısmından sevdiği kadının bütün fotoğraflarını denize bıraktı. Fotoğraflar vapurun çıkardığı köpüklerin arasında kaybolup gitti.

Dudağında ezbere bildiği tek şiirin son dizeleriyle evin kapısında içeri girdi:

“ Gelme! Dağıtma yalnızlığımı!”

24.04.2009