Çok mutsuz sonların birinci şartı çok mutlu başlangıçlardır. HAKAN GÜNDAY

22 Aralık 2009 Salı

HEP KISKANDIM

Miyop olmayanları – ki hipermetropluğumun içindeydi. Ben yakınımı göremezken uzağımda aradım onca şeyi… -, sigarasını üç metreden uzağa atanları, terk edilmişliğe boş verenleri, içi kan ağlasa da gülenleri – pollyannaya ettiğim küfürlerin sayısı güldüğüm günlerden fazlaydı -, açlığa dayanabilenleri, arkasına bakmayanları, güzel kadınları, güzel erkekleri, güzel çocukları, aynada göremediğim bütün güzellikleri, okuduğum bütün yazarları, çabuk sarhoş olanları, kavgadan kaçanları, erkekliğe bok sürdürmeyenleri, gidemediğim şehirleri, kalamadığım şehri, terk edemediğim ama; ayrıldığım sevgililerimi, uzanıp da alamadığım ciğeri, bankın köşesinde kendini sevdiren kediyi, peynirini saklayan fareyi, korkaklığını saklamak için efe tavrı takınan adamları, boyunu beş cm. fazla; kilosunu on kg. eksik söyleyebilenleri ve buna kendini inandıranları, sigarası bittiğinde tanımadığı adam ya da kadından sigara isteyenleri, yanımdan geçen lüks arabanın direksiyonundaki adamı, şahsına münhasır tipleri, fahişeleri, tutamadığım elleri, bakamadığım gözleri, öpemediğim yanakları; dudakları, karşısındaki bağırırken inatla susanları, kaybolmayı göze alıp yola çıkanları, işini bilenleri, köşeyi dönenleri, köşeyi dönmekle kalmayıp arkasındakilere tur bindirenleri, yağmurlu havada şemsiyeye gereksinim duymayanları, ortama ayak uyduranları, şiir yazanları, şiir okuyanları, kendine sonsuz saygı duyanları, kalbi nasır tutmuşları, fikri sabitleri, düşmanına gülümseyenleri, dizini değil kızını dövenleri… Sizleri hep kıskandım.
23 Aralık 2009

29 Kasım 2009 Pazar

ARKADAŞ

“Zamanı kim okşayabilir ki?”

Adamın en sevdiği kitabın aynı zamanda filmin giriş cümlesiydi bu. Bunu yazansa Metin Kaçan’dı. Elbette Metin Kaçan bu cümleyi yazarken adamı düşünmemişti.

Saat gecenin biri, günlerden Pazar – Bayramın üçüncü günü -, aylardan Kasım. Ne önemi varsa ..? Yaklaşık iki yıldır görmediği arkadaşı S. ile buluşacaktı adam. Buluşmanın ardından eve dönüp ne kadar arkadaşı varsa oturup düşünecek, bazılarını yazacaktı. Daha doğrusu arkadaşlık hakkında bildiklerini.

O zaman son görüştüğü S.’den başlayacaktı yazmaya. Aynı dershanenin öğrencileriydi. ÖSS gibi her ergenin belası olan sınava hazırlanıyorlardı. Kapalı mekanlar henüz “Dumansız hava sahası” değildi. Dershanenin manzaraya bakan tek yeri sigara içme odasıydı. Orada karşılaşmışlardı. Adam, ki o zamanlar yüzü sivilce dolu ergendi, sigara istemek için yaklaşmıştı S.’ye. Klasik tanışma faslından sonra uzattığı Marlboro paketinden bir tane çekip sigarasını S.’nin sigarasıyla yaktı. Her türlü konunun döndüğü sigara odasında bir tek ÖSS ve onun götürdüklerinden konuşulmazdı. Sınav sonrasında sık buluşmalar seyrekleşti.. Dershanenin en az görünen hocası A. Arkadaşlık hakkında adamın beynine çivilenecek sözü o zamanlar söylemişti. Belki alıntıydı, belki A.’nın kendi sözleri. “Sizlerinki zamana, mekana bağlı arkadaşlıklar. Birinden biri değişip bittiğinde arkadaşlığınızda bitecek.” Adam emindi kendisiyle birlikte yirmi kişi olan sınıfın “benim arkadaşlıklarım öyle değil.” zırvasını kafalarından geçirdiklerinin. Seneler sonra arkadaşlık hakkında bildiği ne varsa yazarken A.’nın söylediği sözleri kelimesi kelimesine hatırlayışına şaşırmadı. Çünkü tek özelliği hafızanın güçlü olmasıydı. Onun da pek işine yaradığı söylenemezdi ya adamın, neyse… S. ile olan uzaklaşmalar gittiği yüksekokulda başka arkadaşlar bulmasına, biten yüksekokul sonrası girdiği iş de başka arkadaşlar bulmasına yaradı. Evet görüşmeyeli iki yıl olmuştu. Adam S.’yi arayıp buluşmak istediğini söyledi. Aradan geçen bu kadar zaman “Hayır” kelimesini kullanmayı güçleştirdiğinden “Olur.” Dedi S. Ortaköy’de buluşacaklardı. S. geç kalmıştı. Adam S.’yi aradığında “N.’de gelecek, on dakika sonra oradayız.” cevabını aldı. Adamın S.’nin şahsında uzun süreli görüşülmeyen arkadaşlar hakkındaki düşünceleri şunlar oldu: “Eski iki arkadaş iki yıl sonra buluşur. Arkadaşlardan bir tanesi diğerinin sık görüşmediği birini çağırır. Nedeni konuşmanın tıkandığı yerde anıların devreye girecek olmasıdır. Bu da ikisinin bildiği şeyin bilmem kaçıncı kez tekrarlanmasının can sıkıcı olduğunu gösterdiğinden araya üçün kişi çağrılıp sırayla ona anlatılmasının daha mantıklı olduğunu gösterir. Buluşma ne kadar geç saate alınırsa o kadar erken kalkılır masadan. Birinin bildiğini diğeri de fark ettiğinde son buluşmada gerçekleşmiş olur.”

Günlerden Cuma – Bayramın ilk günü-, adam en son düğününde gördüğü B.’nin kapısını çalar. B., adamla yakın zamanda ayrılmıştır sevgilisinden. Gönül durumları aynıdır. Yeni terk edilmişliğin verdiği melankolik ruh hali. İstanbul’un en pis semtlerinden birinde oturur B. Adam da on beş yıl önce o mahallede oturmuştur. Arkadaşı B.’yi görmeye gider sık sık. Kadınlardan konuşurlar. Üzüldükleri, sevindikleri, bir sonraki sevgililerine nasıl davranacaklarından… E.’nin sardığı güldüren otunu içerler pis semtin pis parkında. Ellerinde bira şişeleri konuşurlar durmadan. Adam, radyoda La La La Bumba çalarken aptal aptal sallanır parkın ortasında. Yaptığı şeyin dans olduğunu sanarak. Aradan zaman geçer, zamanla birlikte eskimeyeceğini sandığı dostluk eskimeye başlar. Yeni sevgili unutturur, geçmişi. Adam gece radyo dinlerken mikrofonun ucundaki kadın sesi dostluğun tarifini yapar: “Her gün görüşüp, dedikodu yaptığınız kişi dost, sır olarak birbirinize anlattığınız her şey dostluk değildir. Dost, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin telefon açıp ağlayabildiğiniz, sizi üzen ya da sevindiren ne varsa anlatmayı istediğiniz ilk kişidir. Aynı şeyleri karşı taraf düşünürse adı dostluk olur.” adam sabah kalktığında ilk işi B.’ye gitmek olur. Zili çaldığında B.’nin karısı açar kapıyı. Kadın sadece takı töreninde gördüğü adamı hatırlamamakta haklıdır. Adam kendini tanıtır, B.’yi sorar. Arkadan B:’nin sesi gelir: “Beni sorarlarsa evde yokum.” Adam yüzene örtülen kapıya baktıktan sonra kulağında kalan sese devamını ekler: “Dostluk, benzer duyguları paylaştığınız kişiyle birlikte paylaştığınız şeyleri hafızanıza gömmeniz gereken olgudur.”

Adamın sonrasında düşündüğü kız arkadaşıydı. Beraberken yapılan her şey anlamlıdır. Ayrıldıktan sonra yaptıkların anlamsızlaşır. Ayrılık konuşmasını yapan kadının eli havada kalır. Havada kalan el en tehlikeli şeydir. O el geri dönüp boğazını sıkmak ister. Bu kez kırılan adamın kalbi değil boynu olur. Bu yüzden hiçbir el ya da söz havada bırakılmamalı, yapılabilirse teselliyle birlikte geldiği yere gönderilmelidir.

Adamın henüz devam eden arkadaşlığının ikinci tekil şahsı H. Evlerinin balkonunda “Yansımalar” dinlerken adama hayatının ikinci çivi yazısını saplar. “İnsanlar karşısındaki kişi ya da kişileri inandırmak için gözlerinin içine bakarak konuşur. Kimseyi inandırmak gibi sıkıntın yoksa boşluğa bakarak da konuşabilirsin.” Bunun üzerine adam konuşmaktan çok yazmayı tercih eder. Okunmayan yazılar buruşturup atılabilir ancak; dinlenilmeyen her konuşma bünyede sinir yapar.

Bütün arkadaş ve arkadaşlıklara sevgiler!

26 Kasım 2009 Perşembe

OKUNMASA DA OLUR

Gitmek gitmek gitmek... Nereye olursa. Kendinden kaçabilir mi insan? Kim bilir? Amaç kendinden kurtulmaksa ... Sonrasını yazmaya takatim yok. Bir ağız dolusu küfürüm var ama; edemiyorum. Sözcükler ağzımdan çıkarken birbirleriyle kavga ediyor. Duydunuğuz sesler çıkıyor ortaya. Anlamsız, boş, gereksiz. Sonra üstüme yapışan bu ruh hali. Kimim ben? Cevabını bilmiyorum. Ya siz? Bu yazılanlar da gereksiz. Tıpkı ağzımdan çıkanlar gibi. Alışmışız kusar gibi konuşmaya. Bundandır katlanılabilir olmayışı.

4 Kasım 2009 Çarşamba

GEÇ KALMIŞ TEŞEKKÜR

Natali Dergazaroğlu’na…

Yaz, yaz, yaz… Böyle söylemişti hikayelerini okuyan birkaç arkadaşından biri. Ama o, ne kibarlıktan ne de yazdıklarının kayda değer bir şey olmadığını düşündüğünden oku, oku, oku… diyemedi. Diyemezdi de zaten. Israr edilmedikçe iyiydi tüm yaşantı. Yazdıkça arkadaşının mailene yolladı yazılarını. Yazılarını okudukça arkadaşı yazmaya devam etti. Son zamanlarda –hayal kurma yeteneğini kaybedeli çok olmuştu- düşündüğü olumlu tek şey yazdıklarının bir kitapta toplanması ve kitabın ilk sayfasına: “Hikayelerimi okuyan ve beni sürekli yazmaya itekleyen N.D’ye sonsuz teşekkürler.” Kim bilir belki bir gün olurdu düşündüğü.

Kasım ayının dördüncü günü, arkadaşına tüm teşekkürleri havada bırakacak bir şeyler yapmak istedi. Birçok konuda yeteneksiz olduğu için en az yeteneksiz olduğu alanda karar kıldı. Akşamın saat yedisiydi ve bilgisayarın başına oturup arkadaşına yarı hikaye, yarı mektup şeklinde yazı yazdı. Okuduğunda arkadaşının yüzündeki tebessümü düşünüp gülümsedi, sigaradan sararmış dişlerini ortaya çıkararak.

“Yüzmenin ilk kurallarından biri” demişti yüzmeyi öğreten kuzeni. “Dibe yaklaştıysan, ama su yüzüne de çıkamıyorsan, yapacağın tek bir şey vardır. Dibe inip kumu yumruklamak. Böylece su yüzüne kolay çıkarsın.” Şimdi dibe yakın bir yerlerde olduğuna göre oraya iyice yaklaşıp dibi yumruklamak kalmıştı. Sadece bu yüzden canını yakmasına izin veriyordu geçmişin. Çok fazla acı aramaya gerek yok hayatta. Çünkü her acı kutsal. Her acı çekene ağır. Yine bu yüzden insanları acılarıyla tartmamak gerek. Ayakkabısının topuğu kırılan kadının da, tüm maaşını otobüste çaldıran işçinin de, terk edilmiş aşığında, hatta şekerini düşürmüş çocuğunda acısı aynı. Bakmayı bilirsen eğer. Bu yüzden boş vermişlik haliyle sallanıp duruyordu adam. “ Bir gün bir uykunun ortasında kaybolacağım. Derin geniş bir uykunun. Sonra bir bakacaklar Yusuf yok!” Böyle söylemişti Yusuf. Adam kendine çevirdi Yusuf’un cümlelerini. “Bir gün bu hiçliğin ortasında kaybolacağım. Hiçe karışacağım. Ben beni unutanlarla değil, hatırladıklarımla yaşayacağım.”

Oysa arkadaşı bahsetmezdi dertlerinden. Belli ki “dertler paylaşınca azalır, mutluluklar paylaşınca çoğalır.” gibi içi boş şeylere inanmadığından anlatmazdı. Belki anlatacak zamanı yoktu. Çünkü yoğundu, dans etmeyi ağlamaktan yeğ tutardı, mutsuzluğuna değil, kendini mutlu olabileceği şeylere bırakırdı. Adamın ne olursa olsun arkadaşının hep gülümsemesi en çok takdir ettiği şeydi. Ve o: “…sonrasında kafamı gökyüzüne kaldıracak gücü bulabiliyorum.” diyebilmişti.
4 Kasım 2009

26 Ekim 2009 Pazartesi

İÇİMDEN TEZER ÖZLÜ'YE GEÇENLER

Yirmi üç yaşındayım. Yirmi üç yıldır ayrıyız seninle. Ben yeni yeni fark ediyorum yokluğunu. Aşık olduğumu da... Sen şimdi Anadolu'nun herhangi bir kentindesin ya da Berlin de yıkılan duvarın karşısında. Kavuşmamız olanaksız. Çünkü sen ölüsün, ben ölümü bekliyorum. Ölene kadar dayanmaya çalışıyorum bu kalabalık dünyaya. Ölümüne nefes alıp veriyorum. Sen yoksun. Şimdi senin yazılarını okuyorum. Altını çizmek gelmiyor içimden. Karalanmasın sana dair hiçbir şey... Sen ben doğduğumda öldün. Ben sensiz dünyaya geldim. Seni seviyorum. Benim ölü kadınım... Ölümüne!

21 Ekim 2009 Çarşamba

MAJÖR DEPRESİFİN ZİHNİNDEN GEÇENLER

Ekim sonu yaklaşıyor. Sonbahar da bitecek. Geriye yalnızlığımın yalnızlığı kalacak. Dert değil alışıyor insan. Elimde Tezer Özlü kitapları yalnızlığa katlanmaya çalışırken. Kaybolsam ve kimse beni bulamasa... Okusam, yazsam, yine okusam ve yine yazsam. Benden başka okuyan kimse çıkmasa. Amaç okunmak da değil. Yazmak, yazmak, yazmak... Sadece karalamak önüme ne kadar beyaz şey gelirse. Ağlayabilsem en azından. Ağlamak güçsüzlük göstergesi dediler. Bundan mı istediğim zaman ağlayamam? Kim bilir? Geriye dönüp baksam bir arpa boyu yol alamasam. Sabitim çünkü. Duvar gibi. İçime akan damlalar birikse ben gözyaşımda yüzsem. Ve ben kaçsam arkamda kovalayanım olmadan. Tezer, aşık olduğum son kadın, yine sözünle bitecek yazı. "Gökyüzünü görebilmem için başımı kaldırmam gerekiyor, oysa başımı eğmek daha kolay geliyor."

8 Ekim 2009 Perşembe

YOK

Başlık yok, hikaye yok, mutlu ya da mutsuz sonlar yok, son diye bir şey de yok aslında. Düşünceler var sadece. Benim ya da senin, bizim ya da sizin. O ve onlar da yok. Yok. Yok. Yok. Kafatasımı yarıp beynimi küllük olarak kullanmak istiyorum. Ondan sonra düşünmek de yok. İlk insanlar gibi bir, iki ve çok var sadece. Üç diye bir rakam yok. Benle senden sonrası kalabalık ancak. Çünkü senden sonrası da yok. Artık bizin seni de yok. Bir gün bizden kalan ben de olmayacak. Susamak, acıkmak, sevmek, acı çekmek, çalışmak, yorulmak, dinlenmek, sigarasız kalmak, yazmak, okumak, küfür etmek, kaçmak, kovalamak, dibe vurmak, yeraltına inmek, s. yeryüzüne çıkmak yok. Yok. Yok. Yok. Ne ben var ne bir ben var benden içeri. Hiçbir şey yok. Hatta büyük harflerle YOK.

08.10.2009

11 Eylül 2009 Cuma

BASİT EŞİTSİZLİKLER

Birinin kederi diğerinin mutluluğuysa mutlu olan da aslında mutsuz değil midir?

Selim, arkadaşına para göndermek için girdiği Şişli Postane’sinde önünde bekleyen seksen altı kişi vardı. Dijital tabelaya bakıp sıranın kendisine gelmesini beklerken kimsenin oturmadığı iki travestinin yanına oturup onları dinlemeye başladı. Sarışın, çiğ mavi gözlü olanının içeri girdikten sonra kendine baktığını fark etti. Yanındaki saçlarını turuncuya boyatmış olanı arkadaşını dinliyordu.

­­­­- Geçen hafta ne kadar kazandın?
- Üç yüz dolar.
- İyi kazanmışsın kız
- Sen?
- Yüz.
- Dün bir adam aradı. Yüz dolar dedim.
- Ee
- Ne kadar kalacağız dedi (?)
- Manyak!
- Ayak numaramı sordu. Ayak faşisti miymiş ne?
- Ayak fetişisti canım.
- Her ne …
- …
- Aysun’u bu ay sonu evden çıkaracağım. Eksik de getirse oda parasını alacağım sonra yallah.
- Yazık be!
- Ne yazığı? Bana yazık asıl. Psikolojimi bozdu. İki senedir ben bakıyorum. Yeter.
- Sokakta mı kalacak?
- Silikonlarını aldırsın, saçını kestirsin, anasının evine dönsün. Çekemem artık.
- Dönmek kolay değil bu işlerde.

Travestilerin kimseyi umursamadan konuştukları postaneden içeri onlardan daha çirkin bir kadın girdi. Az sonra söyleyeceği şeyin sonunu tahmin edebilseydi eğer kafasını çevirmeden geçerdi.

- Ay! Bunlar ne be?

Her kavgada kalınlaşan sesleriyle cevap verdiler:

- Beğenemedin mi geri zekalı?
- Beğenemedim geri zekalı.

Travestilerin cevabı bu kez çok daha sert oldu. Sarışın olanı çantasından jileti çıkarıp iki parmağının arasına sıkıştırdıktan sonra kadının suratına hayatı boyunca taşıyacağı çarpı işaretini çizdi.

Selim postaneden çıktıktan sonra Taksim’e yürüdü. Her zaman gittiği Yeşilçam Sokağı’ndaki birahaneye oturup bira söyledi. Akşam oldukça birahaneye gelenlerin sayısı da arttı.



Zeynep, akşam mesaisini bitirdiği Ortaköy’deki eczaneden çıkıp eklem romatizması olan kadın yazarın iğnesi vurmaya gitti.

- İyi akşamlar Münevver Hanım.
- İyi akşamlar.
- Nasılsınız bugün
- Nasıl olayım? Yaşlılık, ağrılar…
- Düne göre iyisiniz ama değil mi?
- Eh. Sen nasılsın kızım?
- İyiyim. Vurayım mı, iğnenizi?
- Acelen yoksa otur biraz soluklan.

Münevver Hanım’ın boğazı gören balkonuna geçtiler. Köprünün değişen ışıkları Münevver Hanım’ın tek eğlencesiydi.

- Bak nasıl değişiyor?
- Efendim.
- Köprünün ışıkları. Bak
- Aa evet.
- Ne kadar güzel değil mi?
- Evet. Kitabınız bitecek mi yakın zamanda?
- Bilmiyorum. Bu ağrılar olmasa bitecek ama…
- Ben her gün gelip iğnenizi vuruyorum ya Münevver Hanım. Aşk olsun.
- Sağ ol. Sen de olmasan yataktan çıkamayacağım.

Zeynep, iğnesini vurduğu kadının evinden iki saat sonra çıktı. Otobüse binip Beşiktaş’a geldi.Taksim dolmuşuna binmek için yürüdü. Taksim’e gittiğinde her zamanki gibi kalabalık buldu. Çok fazla kalmayacaktı. Bir şeyler içip eve gidip uyuyacaktı. Uzun süredir gitmediği birahaneye gitmeye karar verdi. Oraya vardığında oturacak boş masa kalmamıştı. Başka bir yere de gitmek istemediğinden tek başına oturan birinin yanına yaklaşıp:

- İyi akşamlar.
- Buyurun.
- Boş masa kalmamış da sizin için sakıncası yoksa oturabilir miyim?
- Tabi.
- Teşekkürler.
- Rica ederim.
- Zeynep.
- Selim
- Memnun oldum.

Aşk, ne kadar rastlantısal başlarsa o kadar acı çektirir (!)

Her ikisi de birbiriyle konuşmadan önlerindeki biralarını içtiler. İçtiği ikinci biradan sonra sessizliği Selim bozdu.

- Aslında içmemem lazım.
- Neden?
- Antidepresan kullanıyorum.
- Öyle mi? Ne kullanıyorsunuz peki? Özür dilerim. Eczacıyım da alışkanlıktan sordum.
- Önemli değil. Prozac, Rexapin bir de Atarax.
- Aşırıya kaçmadığınız sürece çok da problem değil.

Birasını ilk bitiren Zeynep oldu. Birasını bitirdikten sonra da “İyi akşamlar” deyip kalkıp gitti.

Selim çakır keyif kalktığı birahaneden evine yürüdü. Evi dört katlı binanın üçüncü katındaydı. Evinin Beyoğlu’nu gören penceresinin önüne sandalye çekip dışarıyı seyretmeye başladı. Değişmeyen hayatına aldırış etmese çok daha iyi olurdu ama …

Sabah işe gitmek için kalktığında aynaya baktı. Beğenmedi kendini. 09:00 – 17:00 çalıştığı marketten içeri girdiğinde müdürle karşılaştı.

- Günaydın.
- Günaydın Selim Bey. Yine tıraş olmamışsınız. Özen gösterelim lütfen.
- Haklısınız. Özür dilerim.

Homurdanarak çalıştığı kasaya oturdu. İndirimleri anons eden kızın sesi de olmasa daha rahat hissedecekti kendini. Olmadı. İndireme meraklı kadınların marketti doldurmasıyla çalışmaya başladı. Çalışanların dinlemekten bıktığı müziklerin kaçıncı çalınışı olduğunu hepsi unuttu.

Sigara içmek için mola verdiğinde dün masasına oturan kadını düşündü. Sahi adı neydi? Hatırladı. Zeynep. Tekrar karşılaşırlar mıydı? Kim bilir?



Zeynep, arkadaşına eski sevgilisinden bahsetmek için işten erken çıktı. Herkes biliyordu sevgilisinden ayrıldığını. Arkadaşına giderken yol üstündeki markete sigara, şarap almak için girdi. Kasada sıra beklerken kasiyere baktı. Dünkü adam değil miydi o? Evet. Hani antideprasan kullanan. Adı neydi? Sinan. Yok Selim’di.

Sıra kendine gelmişti. Zorda olsa gülümseyerek:

- Merhaba
- Aa ! Merhaba
- Burada çalıştığınızı bilmiyordum
- Burada çalışıyorum.
- Çok sık gider misiniz?
- Nereye?
- Beyoğlu’na. Dün gittiğiniz yere.
- Hayır. Yani bazen.

Zeynep ayrıldığı marketten arkadaşının evine do­­ğru yürüdü.



Zeynep’le Funda’nın arasındaki diyalog konuşmanın onuncu dakikasında monologa dönüştüğü için Zeynep yine kendi kendine konuştu. Arkadaşının evinden gözleri kızarık, dibe vurduğunu hissederek çıktı. Yanında ağlayabildiği tek kişiydi Funda. Üniversiteden beri arkadaştılar. Başka kimsenin yanında ağlayamazdı. Çevresindekiler onu güçlü biri olarak tanıyorlardı. Zeynep de buna göre davranırdı. Gerçek hiç de öyle değildi. Ayrılıklar kimseyi Zeynep kadar zorlamamıştır. Bunu için en çok aşık olmaktan korkuyordu. Şimdi yine terk edilmişti. Yalnız kaldı. Başka bir şeyden korkmamayı öğrenmişti de aşık olmamayı becerememişti. Evine döndüğünde aynanın karşısına geçip dağılmış makyajını temizledi. Kemerli burnuna baktı. Zeynep kendini beğenmese de güzeldi.

Kendine güvensizliğin geleceği son nokta aynalardan kaçmaktır.

Selim kendine söylediği yalanlara inanabilseydi karşısına çıkıp “Sana aşığım” derdi. Oysa aynaya bakmaya bile cesareti yoktu. Özgüven neyse, o Selim de bulunmuyordu. Umudun en son uğrayacağı yer Selim’di.

Selim evden çıkarken kravat takmazdı. Bütün kravatları çalıştığı kasanın çekmecesindeydi. Sorduklarında: “Kravat sembolik. Burada takıyorum. Çünkü buraya gelmeden işi düşünmüyorum. İş, kravatı çıkardığımda bitiyor. İşi kafamda eve götürmüyorum.” Kimse beğenmese de Selim bahanesini severdi.

Selim eve gittiğinde sevdiği sessizliği bozan telefon oldu. Arayan babasıydı.

- Alo! Selim.
- Buyur baba.
- Yarın işten izin al doktora götür beni.
- Annemle gitsen baba.
- Oğlum, annenin bir sürü işi var. Azıcık babanla ilgilen.

Ailesi aramasa Selim anne babasını hatırlamazdı. Market müdürüne telefon edip yarın için izin aldı.



Babasını hastaneye götürürken ameliyat olacağını hiç tahmin etmemişti. Babası daha önce çektirdiği röntgenleri gösterdiğinde doktor ameliyathaneyi hazırlamaları için hastane idaresine telefon etti. Önce hastayı hastanenin 822 numaralı odasına taşıdılar. Sonra üzerine hasta önlüğü giydirip ameliyathaneye götürdüler. Selim, babası ameliyathaneye götürülürken annesine telefon etti.

Ameliyathanelerin genellikle zemin katın altında bulunmasının nedeni hastalara toprağa yakın olduklarını hatırlatmak içindir. Annesi geldiğinde Selim ameliyathanenin önünde volta atıyordu. Annesine yerini devrettikten sonra kapıya çıkıp sigarasını yaktı. Ameliyathanenin kapısında kendisi gibi volta atan ve sıralı koltuklarda oturup ağlayan akrabalarına tuhaf tuhaf bakan adam telefonla konuşuyordu. “Anneme kan lazım. 0 rh negatif. Üç ünite kana ihtiyacımız var. Akrabalara telefon edin!”

Selim telefon konuşması biten adamın yanına sokulup sigara uzattı. Beriki sigarayı alırken karşısındaki 1.90’lık genci süzdü.

- Geçmiş olsun.
- Sağol.
- Demin telefonda konuşurken duydum. Benim kan grubum da 0 rh negatif. İsterseniz verebilirim.
- Çok teşekkür ederim.

Selim belki adamı rahatlatmak belki de içindeki merakı gidermek için konuşmaya başladı:

- Anneniz mi?
- Evet.
- Ne ameliyatına girdi?

Adam, karşısındaki kan verecek olmasa çoktan siktir ederdi.

- Kalp ameliyatı. Doktoru ameliyatın iyi geçtiğini söyledi. Bulduğumuz kanların hepsini kullanmışlar. Tekrar lazım olabilirmiş.
- Ben de geçen yıl babaannemi kaybettim. Ne kadar yaşarsa yaşasın her ölüm insana erken geliyor.
- Aslında annemin ölümüne kendimi hazırladım. Bundan altı ay önce oğlumu kaybettim. On yedi yaşındaydı. Hiçbir ölüm bu kadar erken olamaz. Olmamalı.
- …
- Karımla beraber depresyon tedavisi görüyoruz. Kadın günde dört ilaç kullanıyor. Oğlumu kaybettikten sonra annemin ölümü sarsmaz beni artık.

Selim kendi halini karşısındakinden çok daha iyi buldu. Kendisinin de ilaç kullandığını söylemeye çekindi.

- Başınız sağolsun.
- Sağol.

Selim kan verdiği odadan çıktığında teşekküre gelen hasta yakınları arasında Zeynep’i gördü. Zeynep de en az Selim kadar bu karşılaşmaya şaşırdı. Bu kez ilk gülümseyen Zeynep oldu.

- Teşekkürler.
- Rica ederim.
- Hastana akrabanız mı?
- Evet. Anneannem.
- Geçmiş olsun.
- Sağolun. Tekrar teşekkür ederim.

Selim vücudundan çıkan bir ünite kanın getirdiği tesadüfe şükretti. Aşık olduğunu söylese miydi? Hayır. Vazgeçti. Bu durumdaki birine söylenecek en son şeydi. “Bir daha karşılaşırsak o zaman söylerim.” diye kendini avuttu.

Babasını odaya çıkardıklarında annesine acıkıp acıkmadığı sordu. Kaldıkları özel hastane refakatçiye yemek vermiyordu. Annesi yine de yemek istemedi. Annesi altı aylık maaşını ameliyat için özel hastaneye verip, pahalı kantinden yemek yemeyi istemeyenlerdendi.

Gece hastanenin önünde belki görürüm umuduyla çıktığında yaşlı kadın ameliyattan çoktan çıkmış, Zeynep’le birlikte tüm yakınları kadını yoğun bakıma bırakıp gitmişlerdi.

Selim acilin kapısında sigara içerken kısa boylu, şişman hastabakıcının hademelerden birine kırıtışını seyredip güldü. Hastabakıcı çirkin hademeye: “Gecenin biri oldu. Beni postanenin önüne bırakır mısın?” Adam Selim’in hiçbir zaman hissedemeyeceği özgüvenle: “İşim var. Olmaz” deyip paspasını kapıp hastanenin içinde kayboldu.



Hayatta en güçlü insanlar dibin tozunu üstüden silkelemeyenlerdir. Hiçe karışmak sanıldığı kadar zor değildir.

Zeynep otomobil müzesinde gezerken 1965 model Ford Pikap’ın önünde durdu. Arabanın aynasında Selim’i gördü. Bu kez konuşmayı başlatan Zeynep oldu.

- Merhaba
- Merhaba
- Eski model arabaları sever misiniz?
- Evet. Ama artık bana sen deyin.

Selim, Zeynep’in gösterdiği samimiyeti abartıp, aslında hiç huyu da olmadığı halde, elinden tutup kapıya çıkardı. Kendisine verdiği sözü hatırlamıştı.

- Seni seviyorum.
- …
- Aslında hastanede karşılaştığımızda söyleyecektim; ama sen gitmiştin.

Zeynep bu kadar ani gelen iki kelimelik cümlenin şaşkınlığından:

- Ben de senden hoşlandım. Yani beğeniyorum ama…
- Hiçbir şey söyleme! Yarın akşam ilk karşılaştığımız yerde bekleyeceğim seni.
Gelmezsen umarım bir daha karşılaşmayız. Gelirsen bileceğim ki sevgilimsin.

Zeynep’in söylediği yalan Selim’in yüzünde tebessüme dönüştü. Selim otomobil müzesinden çıktığında gülüyordu. Yarını Selim’den çok düşünen Zeynep oldu. Gitse miydi? Giderse bu yeni bir ilişki demekti. Gitmezse aynı adamın arkasından üzülmeye devam edecekti. Bu muydu? Üzülmemek için birini üzmek. Ayrılsa bile Zeynep Selim’in arkasından ağlamayacaktı.

Sabah kalktığında akşamı düşünen yine Selim’den çok Zeynep oldu. Saat ilerlerken heyecanı da artıyordu. Gidecekti. Ne kaybederdi. Hep terk edilen kendisi olamazdı ki.

Selim, sabah kalktığında tıraşını oldu, uzun zamandan sonra evinde kahvaltısını yaptı, işe küfür ederek değil şarkı söyleyerek gitti. Markete geldiğinde değişikliği ilk fark eden müdürü oldu.

- Günaydın Selim Bey.
- Günaydın.
- Her şey yolunda galiba.
- Evet.

Selim, Zeynep’in geleceğini nerden biliyordu? Neden bu kadar emindi? Kim bilir. Önemli olan söylemekti, söyleyebilmekti sevdiğini. İşte söylemişti. O gün boyunca tekrarlanan şarkıların hepsine eşlik etti. Akşam, işten ilk kez kravatını çıkarmadan çıktı. Buluşma için saat söylememişlerdi. Selim Taksim’de çingene kadından aldığı bir demet papatyayı İstiklal Caddesi’nde meşale gibi taşıyarak Yeşilçam Sokağı’na girdi. Her zaman oturduğu masaya oturdu. Bir şey isteyip istemediğini soran garsona “Daha sonra” diyerek saatine bakmaya başladı.

Zeynep geldiğinde Selim üçüncü sigarasını bitirmek üzereydi. Zeynep’i görünce ayağa kalktı, elini uzattı. Zeynep’in vücuduna oranla ellerinin büyüklüğüne şaşırdı. Masanın üzerindeki çiçeğe bakan Zeynep:

- Çiçekler benim sanırım.
- Af edersin. Evet senin.
- Çok güzeller. Papatya en sevdiğim çiçektir. Teşekkür ederim.

Yalnız oturduğu masadan Zeynep’le birlikte kalkan Selim kendini bu kadar mutlu hissetmemişti. Onları bir araya getiren tesadüfler birbirinden bu kadar farklı iki insan olduğunu bilseydi hiç zaman kaybetmezdi.



Asla başlamaması gereken birliktelikler platonik aşklardır. Çünkü platonik aşkta karşındakini istediğin kalıba sokar, her hareketine farklı bir anlam yüklersin. Aşık olduğun kimsenin de sıradan biri olduğunu anladığında hüsran kaçınılmazdır. Platonik aşk birlikteliğe dönüştüğünde sonuç hayal kırıklığıdır.

Artık her akşam iş çıkışında kravatını da boynunda götüren Selim, yorgun ama mutluydu. Sevdiği kadının kendini hayata bağladığını düşündükçe ayakları yere daha sağlam basmaya başladı. Ayağını hayat dediği yerden kaydıran yine aynı kadındı.

Zeynep’in gezme merakı Selim’in uyuşuk bünyesini harekete geçirdiğinden artık daha rahat uyumaya başlamıştı. Uykudan önce düşündüğü şeyle sabah kalktığında ilk aklına gelen şey aynıydı. Zeynep.



Zeynep Selim’in aksine mutlu değil huzurluydu. Belki geride ağlanacak erkek kalmadığından belki de “hayatımda ilk kez biri bana bu kadar ilgi gösteriyor” düşüncesi onun da geceleri rahat uyumasını sağlıyordu.
Birlikte gittikleri konserde sevgilisini öperken grubun solisti Deniz, Selim’in içinden geçenleri söylüyordu. “Ruhumu ateşlere kefene sarıp atıver benimle!” Konserden çıktıklarında konser salonun sokağında Zeynep, eski sevgilisini gördü. Selim’in elini bıraktı. Selim hiçbir şeyden habersiz kulağında kalan şarkılardan birini söylüyordu.




Sonraki akşam Selim’i eken Zeynep soluğu Funda’nın yanında aldı. Bu kez konuşurken konu Funda’nın da ilgisini çekmiş olacak ki diyalog monologa dönüşmedi.

- Dün Selimle konsere gittik.
- Ee
- Konser çıkışında onu gördüm
- Kimi?
- Cenk’i.
- Evet.
- Göz göze geldik. Selim’in elini bıraktım. Galiba hala aşığım.
- Selimle konuştun mu peki?
- Hayır. Nasıl söylenir ki.
- Olabildiğince basit.
- …

Arkadaşının evinden çıktığında vakit gece yarısına yaklaşmıştı. Takside evine giderken yarın yapacağı konuşmayı kurmaya başladı. Funda “Olabildiğince basit.” demişti. Söylemeliydi. Sonra Cenk’e gidip yalvarması gerekiyorsa yalvarmalı içindekilerin peşinden gitmeliydi.

Akşam buluştuklarında her şeyden bihaber olan Selim, sevgilisine dudağını uzattı. Zeynep’e dünyanın en zor işiymiş gibi geldi kendisini seven adımı öpmek. Konuya nereden gireceğini bilmeyen Zeynep, sıradan bir soru sorar gibi:

- Daha önce aşık oldun mu?
- Nerden çıktı şimdi?
- Oldun mu? Söyle!
- Tamam. Oldum. Üniversiteyken. Ben üniversitenin yüksek okulundaydım o hukuk fakültesinde. İsmi Oya’ydı. Boynundan kırmızı atkısını çıkarmazdı. Fakültenin kantininde arkadaşlarıyla hararetli hararetli konuşur, okuldan çıktığında Üsküdar Vapuru’nun açık kısmında çay termosunun içine şarap koyup içerdi. Gizliden onu seyrederdim. Hiç açılmadım. Zaten sonraki sene benim okulum bitti. Bir daha da görmedim. Oldu mu?
- …
- Peki sen?

Zeynep bu sorunun sorulmasını beklerken cevabın bu kadar zor olacağını düşünmemişti.

- Evet. Hala da aşığım. Sana söylemem gerek. Dürüst olalım. Sana aşık değilim. Sevdiğimi sandım, yanılmışım. Aslında çok iyi birisin. Belki farklı bir zamanda karşılaşsaydık ilişkimiz devam edebilirdi ama bu durumda yaptığım şey seni kandırmak olur. Özür dilerim.

Zeynep’in söyledi yalan bu kez Selim’in yüzünde hayal kırıklığına dönüştü.




Ayrıldıkları günün üstünden altı ay geçmişti. Selim hala unutamamıştı. Sanki buluşma sözü vermiş de birazdan gelecekmiş gibi aynı yere bakan Selim’in gözü daha önce birlikte oturdukları masaya kaydı.

Selim en sevdiği yazarın “Riyakarlık tesellide son haddini bulur.” sözünü çantasından aynası eksik etmeyen kadınlar gibi hafızasında taşıdığı için insanların başkalarının derdini dinlerken samimi olacaklarına inanmazdı. İşte bu yüzden bütün sırlarını sonradan yırttığı kağıtlara gömerdi. Selim okyanusu yüzebilir ama göz yaşında boğulurdu. Bunu bildiği için halka açık yerlerde ağlamamayı prensip edinmişti. İki yıl Beyazıt’ta okumasına rağmen Sultanahmet’teki Caferağa Mederesesi’ni bilmeyişine tekrar hayret etti. Onu ilk kez buraya Zeynep getirmişti. Zeynep, buraya önce seramik, daha sonra ahşap boyama kursuna gelmişti. Zeynep ne zaman terk edilse kendini el sanatlarına verirdi. Selim birlikte çektirdikleri tek fotoğrafın buranın hatırası olduğunu unutmuş olsa “o” masaya bakıp geçmişi düşünmezdi.

Selim “kuyu dibi” dedikleri, medresenin en büyük masasında oturmuş daha önce fotoğraf çektirdikleri masaya bakarken takım elbiseli, ilk bakıldığında memurmuş da bir şeyleri unutmamak için kaydediyor izlenimi veren adama baktı. Adam yazdığı yazıları hırsla parçalayıp çantasına tıktığında hayatında ilk kez biriyle benzer bir yönü olduğunu gören Selim duruma sevindi.

12 Eylül 2009












28 Ağustos 2009 Cuma

OTEL GÜNLÜĞÜ

Herkesten uzaklaşmak için bir haftalığına izin aldım çalıştığım yerden. Evdekiler Büyük Ada’ya gideceğimi sanıyordu. Oysa ayrılmadım İstanbul’dan. Çantamı hazırladım. Evdekilere: “ Allah’a ısmarladık” deyip çıktım. Sigara içme yasağı yüzünden geminin açık kısmında fazla kimse yoktu. Sevindim. Keşke her zaman böyle olsa. Beyoğlu’nda sıkılıkla gittiğim meyhanelerden birine gittim. Tanıdık yüzler. Hepsi hakkında uydurduğum hikayeler var. Hepsi buradalar. Çoğu çoktan sarhoş olmuş bile.

Beyoğlu’ndan çıkıp yürüyebildiğim kadar yürüdüm. Kalacak bir yer aradım. Otellerin hepsi birbirine benziyordu. Bir tanesi daha ilginç geldi. O tarafa yürüdüm.

Kapısında “N” harfinin ışığı patlamış “Güven Otel” yazan yerden içeri girdim. Büyük Otellerde çeşitli ülkelerin gösterdiği birçok saatin aksine duvarda tek bir saat vardı. O da durmuştu. Aradığım otellerden biriydi. Resepsiyon görevlisi biri beni karşıladı. Daha sonra ahbap olacağım adamın ismi Galip’ti. “Hoş geldiniz.” Gecenin dördü olmasına rağmen hala dinç görünen komik kıyafetli adama aynı sadelikte “Hoş bulduk” dedim. Sakin bir yer olması umuduyla boş oda olup olmadığını sordum. “Var” dedi. Başka bir şey konuşmadan odama çıktım. Çantamı taşıyan kimse olmadığı gibi odayı gösteren de olmadı.

On dört numaralı oda benimdi artık bir haftalığına. Kaldığım odayı görseydiniz, otel yapıldığından beri kimse kalmamış sanırdınız. Odam karanlık, küçük. Perdeler kapalı, içerisi havasız. En son kalan kişiden sonra temizlenmemiş belli ki. Masanın üstü toz. Tabi halılar, ayna ve diğer eşyalarda. Yatak çok sert uzandım, rahat edemedim. Olsun alışırım diyorum. Kapalı perdenin altında hava geliyor. Bakıyorum: pencereler kapalı. Camın üst kısmı kırılmış. Gazete kağıdıyla kapatılmış. Üçüncü sayfa haberi var. Lise yıllarından beri tuttuğum günlüğümü çıkarıyorum. Tek cümle yazıp kapatıyorum. “ Tatilimin ilk günü.”

Sabah belediyenin sokaklarda çınlayan anonsuyla uyanıyorum. Hoparlörden çıkan ses odanın camını titretiyor: “Belediyemizin toplu sünnet şöleni vardır. Tüm halkımız davetlidir.” Hiçbir zaman anlayamadım toplu sünnet, toplu nikah şölenlerini. Damat gelinini nasıl tanır, hangi çocuk hangi ailenindir. Hepsi birbirine karışır. Uykum kaçıyor. Otelin lobisine daha doğrusu tek televizyon bulunan girişine iniyorum. Yaşlı bir adam gazete okuyor. Siyah-beyaz gazetelerden. Odanın kırık camı belli ki yaşlı amcanın gazetelerinden biriyle kaplanmış. Resepsiyona yürüyorum. Dün geceki adam var yine. Hala dinç. “Helal olsun” diyorum. Yaklaşıyorum: “ Günaydın.” O hep gülüyor. “Sizden başka resepsiyon görevlisi yok mu?” diye soruyorum. Yine gülerek cevap veriyor: “Aslında bir arkadaş daha var. Ben gündüzleri çalışıyorum, o geceleri. Ama pek gelmez. Gelse de pek çalışmaz.” Anlamıyorum neden çalışmadığını. O da anlatmıyor. Daha sonra anlıyorum.

Yaşlı amcaya yaklaşıp selam veriyorum. Karşılık vermiyor. Belli ki duymuyor. Yanına otuyorum. Onun okuduğu sayfanın tersini ben okuyorum. Burç falı var. “Hayatınızın aşkıyla tanışacaksınız.” yazıyor. Sıkılıyorum. Yemek yemek için çıkıyorum. Birbirine benzer lokantalardan birine oturuyorum. Çorba söylüyorum. Gözüm duraktaki reklama takılıyor. Kanalların birinde başlayacak edebiyat uyarlaması yeni bir dizinin reklamı. Belediye, kadının dekoltesini başka bir afişle kapatmış.

Karnımı doyurduktan sonra lokantadan çıkıyorum. Yürüyorum. Bu şehrin sokakları birbirine benzer. Evlerine dönen işçiler. Kavga eden insanlar. Eve geç kalan ama oyunu bırakamayan çocuklar.

Otele dönmeden köşedeki pastaneden yaşlı amcaya lokum alıyorum. Sevinir umuduyla yanına yaklaşıyorum. Selam veriyorum yine almıyor. Lokumu kucağına bırakıyorum. “Bu ne?” der gibi yüzüme bakıyor. “Senin için diyorum.” Teşekkür etmeden paketi açıyor. Beğenmiyor galiba. Galip’e sesleniyor: “Galip!” “Buyur Mustafa Amca” “Al şunu koy oraya. Gelen misafirlere ikram edersin. Bu çocuk salak galiba. Bu yaşta nasıl yerim, dişim mi var benim.”

Yazmak için odama çıkıyorum. Aklıma yazacak bir şey gelmiyor. Yatağa uzanıyorum.Sıkılıp yeniden aşağı iniyorum. Galip’e Mustafa Amca’yı soruyorum. “Kimsesi yok mu?” “Yok.” Diyor. “Oğlu varmış.Ölmüş. Mezarı buraya yakın. O yüzden burada kalıyor.” Mustafa Amca’yı sevmeye başlıyorum. Hüzünlü hikayesinden mi, yalnızlığında mı? Bilmiyorum ama; seviyorum. Tekrar odama çıkıyorum. Çantamdan günlüğümü çıkarıyorum. Mustafa Amca’yı yazıyorum. Mustafa Amca hakkında hikaye uyduruyorum. Mustafa Amca gazidir. Savaşta sağ kulağı sağır olmuştur. Bu yüzden televizyona yakın oturur. Pek konuşmaz. Kimseye aldırmaz görünse de herkesin sağırlığı hakkında konuştuğunu sanır. Önce karısını kaybetmiştir, sonra oğlunu. Daha sonra hiç evlenmemiştir. Karısına, oğluna sadık kalmıştır. Mustafa Amca yalnızdır. Ölümü beklemektedir Güven Otel’in üç numaralı odasında.

Akşam oluyor. Ben yine dışarı çıkıyorum. Köşede akşamcılar var. Yanlarına sokuluyorum. Sigara paketini çıkarıyorum. Hepsine ayrı ayrı uzatıyorum. Hiçbiri geri çevirmiyor. Kasanın üzerine serdikleri gazete kağıdındaki haberi okuyor içlerinden biri. “Karısını aşığıyla basan H.G cinnet geçirip karısını, aşığını, kendisini öldürdü.” Sonra başkası konuşmaya başlıyor. “Bütün haberler birbirine benzemeye başladı. Yarın akşam Bulvar gazetesi serelim. Hiç olmazsa içimiz açılır.” Ben de diğerleriyle birlikte gülüyorum.

Otel’e kaçta geldiğimi kaçta yattığımı bilmiyorum. İlk gecenin aksine rahat uyuyorum. Yatak rahatsız etmiyor. Aynı rüyayı görüyorum. On yedi yaşındayım. Oturduğumuz apartmanın çatı katından kendimi boşluğa bırakacağım sırada annem elimden tutuyor. Sarılıyorum. Ağlıyorum. Gözlerimde ıslaklıkla uyanıyorum. Aşağı iniyorum. Mustafa Amca oturduğu koltuktan hiç kalkmamış gibi. Mercimek çorbası içiyor.

Mustafa Amca’ya yine havada kalır korkusuyla “Günaydın!” diyemiyorum. O bu sefer babacan bir tavırla sitem ediyor. “ İnsan bir günaydın der. Gerçi öğlen oldu ya. Saygı da kalmadı artık.” “Feneri nerede söndürdün? Senin yaşlarındayken ben de çok içerdim.” Tamam. Mustafa Amca’yla artık arkadaş olduk. Somurtmuyor. Kendini anlatmaya başlıyor. Benim uydurduğum hikaye daha hüzünlüydü. Mustafa Amca, ne gazidir ne de savaşta sağ kulağı sağır olmuştur. Kendi deyimiyle: “Kuru gürültüye tahammülü yok.” Duymayışı, duymak istememesi bundan. Emeklidir. Emlakçılık yapmış, İstanbul’da yeteri kadar bina yapıldığını düşünüp kendini emekliye ayırmış. “İstanbul’un bu kadar büyüyeceğini bilsem bu işi bırakmazdım.” diyor. Sonra sevdiği insanlara anlattığı hatıralarından birini anlatıyor. “Bağcılar’ın ismi nereden gelir? Bilir misin? Öyle ya nereden bileceksin? Biz oraya Mahmutpaşa’dan minibüs kiralayıp tur götürürdük. Eskiden oralar üzüm bağıydı. Adı oradan gelir.” Kalkarken kolumdan tutuyor. “Akşam beraber içelim.” Gülümsüyorum. “Ee Mustafa Amca’nın da herkes kadar içmeye ihtiyacı var.” diyorum içimden. “Tamam olur.”

Yemek yemek için dışarı çıkarken arkamdan Galip sesleniyor: “Yemeğe çıkıyorsan buraya söyleyebiliriz. İstersen birlikte yeriz ağabey” diyor. Artık Galip’le de arkadaşız. “Olur.” diyorum. Yemeğimizi otelde yiyoruz. “Benim için daha iyi. Böylelikle hiçbir şeyi kaçırmamış olurum.” diyorum içimden. Güven Otel’i giderek daha çok seviyorum. Ben yazmak için odama çıkıyorum. Galip bankonun arkasına, işinin başına dönüyor.

Otele, akşam olduğunda resepsiyona sarışın yakışıklı biri geldi. Galip bana bakıp güldü. Yanına gittim. “Kim?” diye sorum. Diğer resepsiyon görevlisi arkadaş dedi. Otelin sahibinin damadıymış. Adam bankonun arkasına geçip kayboldu. Elbiselerini değiştirdikleri yere girdi. Daha sonra arkadaşları geldi. Galip yine tek kalmıştı. Ama o aldırmıyordu. Oradan başka bir yerde yaşayamayacağını düşündüm. Sefa, otelin sahibinin damadının adı buydu, arkadaşlarıyla birlikte sardıkları esrarı içerken gülüyorlardı. Galip’in gülmek için ot içmesine gerek yoktu.

Galip’e “Burada kimler kalır?” diye sordum. “Orospular, pezevenkler, işportacılar, travestiler bir de senin gibi yolunu şaşıranlar.” Güldük. Biz konuşurken içeri kavga gürültü bir orospuyla pezevenk girdi. Kadının bağırıyordu: “Ben o adama gitmem. Yattıktan sonra dövüyor.” Adam daha sinirliydi. “Ulan hiç mi dayak yemedin! Adam dövüyorsa o kadar da bahşiş bırakıyor.” “Ben gideceksin dediysem gideceksin!” kadın inatla “Gitmem!” diye bağırırken pezevenk tokadı kadının sağ yanağına yapıştırdı. Kadının ağzındaki kocaman sakız kanla birlikte yere fırladı. Sakız içeri giren başka bir pezevengin ayağına yapıştı. O da elinin tersiyle kadının sol yanağına vurdu. Bu sefer kadının kendisi yere kapaklandı. Kimse kadını kaldırmaya cesaret edemedi. Belki de umursamadılar.

Otele daha sonra Ramazan’a benzeyen bir adam girdi. Galip’e sordum. “Bu adam kimdir?” diye. “Midyeci” dedi. Midyeciye bakarken Ramazan’ı düşünüyorum. Ben onu Beyoğlu’ndaki meyhanelerden birinde tanımıştım. Taksim’deki rock barlardan birinde müzik çalıyordu. İşini bitirince aynı meyhaneye gelip otuzbeşlik rakısını haydarisiyle birlikte içtikten sonra kalkıp giderdi. O sıralar otuz ikisindeydi. Çoğu zaman onun dilsiz olduğunu düşünürdüm. Bir gün masasındaki suyu bitince oturduğum masaya geldi. Sonra üç yıl beraber içtik. Adı Ramazan’dı ama tanıdıkları “Hızır Acil” diyorlardı. Bir doksanlık boyu, yüz on kilo ağırlığıyla yeri sarsarak yürürdü. Kimsenin gözlerinin içine bakmazdı konuşurken. “ İnsanlar karşısındakini inandırma ihtiyacı duyduğunda gözlerine bakar. Sanıldığının aksine en kolay yalan böyle söylenir.” Hep durgundu. Gülerken görmemiştim hiç. Ağzından eksik etmediği sigarasıyla selam verip her zamanki koltuğuna otururdu. Meyhane kapanınca ona giderdik. Evinin balkonuna oturup sabahlardık. Sonraları hayattan, ölümden, kadınlardan bahsetti hep. Ben susardım. O konuşurken benim konuşmama gerek kalmazdı. Bir gün ona neden “Hızır Acil” dediklerini sordum. Anlattı. Biri yardım istediğinde işini bırakıp gidermiş. Akrabaları, çevresindekiler belli bir zamandan sonra hep arar olmuşlar. Sürekli bir işi de olmamış bu yüzden. Dayısı ameliyat olduğunda işten ayrılıp hastaneye refakatçi olarak gitmişti. Uzun zaman görüşemedik. Dönüp geldi. “Acil durumlarda camı kırınız!” muamelesinden sıkılmıştı belli ki. Ya da ben öyle anladım. Evinde ölü bulduk sonra. Vücudunun kaç kutu ilacı kaldırabileceğini denemiş, limiti aşmıştı. Ardında not da bırakmadı. Ne bana, ne de başkasına. Kitaplarını ben aldım. Ramazan’ın en değerli eşyaları kitaplarıydı. Başucu kitabı vardı. “Çocukluğun Soğuk Geceleri” Ramazan, Tezer Özlü’ye aşıktı. Kitabın ilk sayfasına düştüğü notu gördüm. “Herkes hayatına girer, çıkar. Sonuçta elde var bir. O da sen!” diye yazmıştı. Neden ölmek isteğini anlamıştım. Ne cenazesine gittim, ne mezarını gördüm. Ama bu şehrin mezarlıklarından birindeyse o da en kuytu yerindedir. Galip midyeciye beni tanıştırdı. İsmi “Berzan”dı. Anlamını sordum. “Rehber” dedi. Esmer tenini güneş kavurduktan sonra iyice kararmıştı. Ramazan’a benzemeyen tarafı dinlerken mecburmuş gibi gülümsemesiydi.

Artık öğlenleri, akşamları yemek yemek için dışarı çıkmıyorum. Galiple birlikte yiyoruz. Mustafa Amca’ya mercimek çorbası istiyoruz. Sigarayı bakkalın çırağı getiriyor. Mustafa Amca’yla içersek Galip yoldan bir çocuk çağırıyor. Rakı, meze aldırıyor. Para üstünü çocuğa veriyoruz. Sevinerek koşuyor. Bu semtin çocukları gece yarısından önce eve girmiyor.

Şimdi içeri Berzan girdi. Üniversitede öğrenciyken tramvaya para vermemek için Sirkeci’ye yürürdüm. O zamanlardan alıştım midye yemeye. Çok sevdiğimi söylemiştim. Unutmamış. Getirmiş. Kese kağıdına alabildiği kadar doldurmuş. Diğer elindeki siyah torbada bira var. Odama çıkıyoruz. Teybini de getiriyor. Radyoda Coşkun Sabah “ Bir Gönül Sayfası”nı söylerken midye yiyip bira içiyoruz. İstanbul’a neden geldiğini soruyorum. Orada ölmemek için geldiğini söylüyor. Sabaha kadar konuşuyoruz. Berzan, köyünden, ailesinden bahsediyor. Ramazan’ın bana anlattıklarını ben ona anlatıyorum şimdi. Berzan, Ramazan’a benzediğini bilmiyor.

Bir hafta süren tatilden sonra çantamı topluyorum. Güven Otel’den ayrılıyorum. Bir avuç dolusu anıyla dönüyorum eve. Ne Galip, ne Mustafa Amca, ne de Berzan bilmiyor kendilerini yazdığımı. Otelden ayrılırken Mustafa Amca’yı göremedim. Oğlunun mezarına gitmiş. Berzan da işe. Galip bankonun arkasında bekliyor. Sırtımda çantayı görünce şaşırıyor: “Gidiyor musun? Ne güzel alışmıştık be ağabey!” Galip’e sarılıyorum. Gurbete giden biri gibi. “Hoşçakal Güven Otel!”


29.08.2009

30 Temmuz 2009 Perşembe

SIRADAN

Sıradan insanlarız biz। Bu yüzden de iri laflar edemiyoruz। Yapamayacağımızdan değil, yapamayacağımızdan korktuğumuzdan. Çevremizde farklı kim varsa hayran oluyoruz. Farklı olmaktan da korkuyoruz. Dikkat çekmemek için giydiğimiz sıradanlık giysilerimizi çıkarmıyoruz.

Ne olursa olsun yazma ihtiyacı। Okunmayacağını bile bile kahramanlar yaratmak. Kimseye güzel gelmeyen yazılar. Çoğu havada kalan cümleler. Bu mudur yazmaktan geri koyan? Belki. İçimdekiler biriktiyse. Ya yazmadan yapamıyorsam. Söylediklerimden farklı olmasa da “ o zamanlar böyle hissetmişim” diyebilmek için belki de. Bütün hikayedeki kadınlar aynıysa. Sonları farklı bitse de bütün erkekler “ona” aşıksa. Yapamam. Uzun süre dipte hissetsem de, kullandığım ilaçlar yetmeyip alkol içsem de, her gün “onu” düşünerek uyansam da… Yazacağım. Ta ki farklı hissedene, düşünene kadar.
30.07.2009

19 Temmuz 2009 Pazar

OYUNCAĞINI ARAYAN HIRSIZ

Sokağın başındaki tabelada yazan “Pir-i Reis” sokağın 17 numaralı binasının birinci katında paketinden çıkardığı iki sigarayı kırarak çarşafın içinde otla karıştırdı. Zıvana için cüzdanında kartvizit aradı. Balat’ta gittiği lokantanın kartvizitini buldu. Birasına meze olarak hazırladığı esrarı çekmeye başladı.

Odayı seyretmeye başladı, yeni geldiği bir yer gibi. Duvarda babasının askerlik fotoğrafı hemen yanında kendisinin ilkokulda kafasını üç numarayla kazıttığı siyah önlüklü fotoğrafa baktı. Elinde kalem, önünde hiçbir öğrencinin yazmadığı açık duran defter. Kalın dudaklarından çektiği otun dumanını burnundan çıkarırken çocukluğunu düşündü. Büyüdüğü ev, okul sonrası yapılan mahalle maçları, sekiz yaşında aşık olduğu kız, mahalle bakkalından çalınan çikolatalar. Büyüdükçe çaldığı şeylerin masumiyetini yitirdiğini düşündü.Bu kez ağzından çıkardığı dumanı çocukluk fotoğrafının üstüne üfledi.

Bakırköy’deki zengin evlerin birinden çaldığı televizyondaki yansımasına bakıp küfretti. Otuz yaşındaydı. Otuzdan fazla iş değiştirdiği için meslek sahibi de olamadı. Bildiği tek iş hırsızlıktı. Dökülmeye başlayan saçları, esrar ve alkolden çökmüş yüzüyle olduğundan daha yaşlı gösteriyordu ama; yaşı ya da görüntüsü girdiği mekanların hiçbirinde saygı görmesine yetmiyordu. Çoğu kez yaptığı şeylerin hiç sevilmemesinden kaynaklandığını düşünürdü.

Elinde duran bira şişesini gelişi güzel masanın üzerine bırakıp tek odalı evinin balkonuna çıktı. Sokakta top oynayan çocukları seyretti. Akşamın karanlığına inat gol atmaya meraklı çocukların azmini kıskandı. Hayatta hiçbir şey için azmetmediğini düşünerek. Akşamın sessizliğini balkondan sarkan annelerinin bağrışları yardı.

Evden çıkıp mahalle kahvesine gitti. Kafasındaki dumanı atmak için kahve içecekti. Kahvecinin çırağına seslendi:

- Kevseeer!

Çırak boyunun kısalığından görünmediği çay ocağının arkasından fırladı. Üstünde yaşıtlarının ve ağabeylerinin giydiği arabesk şarkıcısının fotoğrafının basılı olduğu tişörtü vardı.

- Buyur Cemil Ağabey!
- Sade kahve getir.

Kahvesini içerken Hindi Remzi içeri girdi. Arkadaşının yanına yaklaşıp:

- Selamın aleyküm
- Aleyküm selam Hindi.
- Akşam meydandaki parkta toplanıyoruz. Gelecek misin?
- Bilmem.
- Ne bilmemi lan! Geliyor musun, gelmiyor musun?
- …
- Aloo
- Bakarız.

Akşam belediyenin mahalleye yaptırdığı, mahallelinin de banklarını çaldığı parka gittiler. Çalınan banklar kapı önü dedikoduları için çoktan köşe koltuğu niyetine kaldırımlara konulmuştu.

Parkta çokta sevmediği arkadaşlarıyla karşılaşınca canı sıkıldı. Geri dönmek istedi. Dönemedi. Görmüşlerdi bir kere. Kısa süren selamlaşmadan sonra herkes yakın arkadaşıyla bir köşeye çekildi. Cemil, Hindi’nin sardığı dalgayı patlatırken babasını düşündü. Kahveden beri arkadaşının durgunluğu Hindi’nin dikkatini çekti.

- Neyin var lan?
- Yok, bir şey.

Döndükleri otu içerken babasını düşünmeye devam etti. Evden ayrılalı on yıldan fazla olmuştu. Yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu. Eve geç kaldığı için yediği dayaklardan sonra kendisinin değil babasının yorgunluktan sızacağını bildiğinden köşeye çekilip beklerdi. Sonra gerisin geri tekrar sokağa. Son arkadaşı da evine gittikten sonra mutfağın camından içeri girerdi. Yaşı ilerledikçe tokat atmaktan sıkılan babası yumruk atmaya başladı. Sırf bu yüzden hiçbir kavgaya girmekten korkmadı.Yiyebileceği dayaklar zaten istiap haddini doldurmuştu. Babasıyla konuşabilen çocukların yedi ceddine sövdü. Sık sık bütün mutsuz, babasından nefret eden çocukları toplayıp mutlu olan kim varsa değerli tüm şeylerini çaldırmayı düşünürdü. Çocuk hırsızlar. Hırsızlığının mecburiyetten kaynaklanmadığını biliyordu. Aslında hırsızlığının – çalma tutkusunun – hastalık olduğunu bilse…

- Hindi.
- Hı
- Babam beni düşünüyor mudur?
- Siktir et.

Sinirlerinin gevşemesiyle gülmeye başladı. Odasına döndüğünde balkona çıkıp ayaklarını mavi balkon demirinden sarkıttı. Küçükken balkondan sarkıp yoldan geçenlerin kafasına tükürdüğü geldi aklına. Güldü. Güneş doğarken oturduğu yerden kalkıp açıldığında yatak olabilen kanepeye kendini bıraktı. Uyurken kendini seyredebilse kendisinin bile zararsız göründüğüne şaşırırdı. Kaç ev, kaç araba soymuştu? Bilmiyordu. En çokta girdiği evden varsa oyuncak çalmak. Bir tek çaldıklarından onları satmazdı. Oynamazdı da. Masanın üzerine koyup seyrederdi. Çocukluğunu seyreder gibi.

Öğlen olduğunda ancak uyanabildi. Masanın üzerindeki sürahiden su içerken eline aldığı kumandayla kanalları dolaşmaya başladı. Durduğu kanaldaki dizinin kahramanın ağzından kendi hayatına benzer şeyler dökülüyordu.

- Otuz beş yaşındayım. Daha hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın. Ama kenarındayım o kesin hem de en kenarında. Tıpkı bizim mahalle gibi.

Evinin iki metre karelik banyosunda duş aldıktan sonra çıktı. Topuğuna bastığı kösele ayakkabısının burnuyla kola kutusuna vururken yarım yamalak bildiği bir şarkıyı ıslık çalmaya başladı. Nereye gideceğini bilmeden dolaştı. Sonra askerlikte bile kurtulamadığı İstanbul’un nöbet tutarken seyrettiği köşesine gitmeye karar verdi.

Üsküdar’da indiği vapurdan Beykoz otobüse binip sıralı koltuklardan birine oturdu. Otobüsten Kuleli’de inip askeri liseye yürüdü. Askerken nöbet tuttuğu köşede başkası vardı şimdi. Neredeyse on yıl olmuştu askerliği biteli. Neredeyse on yıldır gelmiyordu. Çevrenin değişmemiş olmasına şaşırdı. Gömlek cebininden çıkardığı sigarından bir tane alıp kibritiyle yaktı. Üç metre uzağında bir çocuğun babasıyla balık tuttuğunu gördü. Babasıyla ne balık tutmuştu ne de oyun oynamıştı. Bir kez annesi ölmeden gittikleri lunapark vardı aklında. Babasına bir ağız dolusu küfür savurduktan sonra sigarasını denize fırlattı.

Yürümeye başladı. Kanlıca’ya kadar gelmişti. Çay bahçesindeki çifteleri gördü. Kıyıdaki masalardan birine oturup çay söyledi. Otuz yaşındaydı ama hiçbir kadınla bir çay bahçesinde oturup çay içmemişti. Umurunda da değildi. Kendisi bile kendisine katlanamazken bir kadının…

Kanlıca’da çay içip mahallesine döndü. Kendini en rahat hissettiği yere. Adam yerine konulduğu tek yere. Apartmandan içeri girdikten sonra kapısında polisle karşılaştı.

- Yürü!
- Ne oldu?
- Anlarsın ne olduğunu.

Cemil’i evden alan polis Bağcılar Merkez Karakolu’na götürdü. Defalarca geldiği karakolun sorgu odasında komiseri bekledi. Neye kızdığı belli olmayan komiser her zamanki selamıyla içeri girdi.

- İşler nasıl?

Cemil her zamanki yalanıyla komiserin selamına karşılık verdi.

- Bıraktım.
- Sen mi?
- Evet.
- Siktir lan.
- …
- Sırıtma! Sinirliyim, yorgunum. Çabuk soracağım. Çabuk cevap ver.
- …
- Dün gece bir ev soyuldu. Yüklü para kaldırılmış. Sen miydin?
- Bıraktım dedim ya.
- Dalga geçme lan orospu çocuğu. Sen miydin?
- Hayır. Evde çocuk da var mıymış peki?
- Evet. Çocuk kaçırmaya da mı başladın? Ne yapacaksın çocuğu?
- O zaman kesinlikle ben değilim.
- Anlamadım.
- On senedir beni sorguluyorsunuz tanımış olmanız lazım artık. Evde oyuncak varsa çalmadan çıkmam. Ben değildim.

…..







Cemil’in sorgulandığı gece köşedeki birahanede kafayı bulan ellisini aşmış inşaat bekçisi Ali anahtarıyla dördüncü kez denediği evinin kapısından içeri nihayet girebildi. Evinin duvarındaki fotoğraflara bakıp, her sarhoş olduğu zamanki gibi ağlamaya başladı. Ağlamanın ardın da sızdı.

Otuz yıldan fazladır geceleri inşaat bekçiliği yapan Ali öğlene kadar uyuduğundan güneş göz kapaklarına vurunca uyandı. Samsun paketinden sigarasını çıkarıp yaktı. Sigarsını içerken evden kaçan çocuğunun atamadığı karyolasına baktı. Oğlunu düşünürken sigarasından peş peşe çektiği dumanı geçmişe gönderdi.

Diğer insanların tersine sabah geldiği işinden oğlunu düşünüp yatardı. On beş yıl önce karısını kaybetmiş, daha sonrada çocuğu evi terk etmişti. Yalnızdı. Evde oturmaya alışkın olmadığından mahallede emeklilerin doldurduğu kahveye gitti. Çay söyleyip önündeki gazeteyi karıştırmaya başladı. Her kahvede olduğu gibi futboldan, ganyandan, paradan, parasızlıktan konuşan insanlardan kendini soyutlayıp geride bıraktığı hayatını düşündü. Karısını kanserden kaybetmiş; attığı dayaklardan, gösteremediği sevgisi yüzünden sonunda oğlunu da evden kaçırmıştı. Dünya üzerinde nefes alan hangi canlı vardı kendisinden bu kadar nefret eden… Çok denedi geceleri beklediği inşaatın en üst katından kendini boşluğa bırakmayı; ama yapamadı. Belki bir gün görürüm umuduyla senelerini biriktirmişti.

…..


Cemil, üç gün kaldığı karakoldan evi soyan hırsız yakalanınca çıktı. Mahalleye girdiğinde Kevser’in koşarak kendisine yaklaştığını gördü. Kevser:

- Cemil Ağabey! Cemil Ağabey!
- Yavaş lan. Çatlayacaksın.
- Remzi Ağabey… Cemil Ağabey.
- Ne olmuş Remzi’ye.
- Öldü ağabey.
- Nasıl?
- Bilmiyorum. Ustam kahveye gelsin dedi.
- Tamam.

Cemil, eve uğramadan direkt kahveye gitti. Kahvenin sahibi oturduğu yerden kalkıp Cemil’i karşıladı. Cemil selam bile vermeden:

- Nasıl olmuş?
- Gaspa girdiği emekli albaymış. Adam, Hindi parayı alıp giderken arkasından vurmuş.
- Orospu çocuğu.
- Akşam parkta Hindi için buluşacağız.
- Olur.

Cemil parka geldiğinde Remzi’yi tanıyan kim varsa hepsini orada gördü. Arkasından mevlut yapamayacaklarından hepsi getirdiği otu sarıp Hindiyle olan anılarına takla attırdı.

…..

Ali arkadaşıyla birlikte gittiği birahanede oğlunu düşünmeye devam etti. İçtiği üç duble rakıdan sonra konuşmaya başladı.

- Nerededir şimdi?
- Kim?
- Oğlum. Cemil.
- Düşünme artık.
- Düşünmediğim tek bir gün bile yok.
- …
- Benim yüzümden gitti.
- …
- Oysa ben adam olsun diye…
- Oldu mu bari?
- Bilmem.

…..

Cemil, Cebindeki paranın durumuna baktı. Sigara almaya yetecek kadar bile parası yoktu. Bir şeyler çalıp satmalıydı.

Sarıyer’de balkonundan girdiği evin odalarında dolaşmaya başladı. Masa başında önündeki otuzbeşlik rakıdan sızmış adamın arkasındaki fotoğrafa baktı elindeki fenerle. Duvarda esmer bir adamın askerlik fotoğrafı hemen yanında siyah önlüklü elinde kalem tutan ilkokul öğrencisinin fotoğrafını gördü. Ayakları evin zeminine saplandı. Bir adım atsa büyüyecekti sanki. Yapamadı. Boğazına oturan çocukluğunu yutkunamadı. Elindeki feneri düşürdü. Feneri yerden alırken camın önündeki çocuk karyolasına, karyolanın üzerindeki oyuncaklara baktı. Cemil, girdiği evden oyuncakları çalmadan çıktı.

04.07.2009

GARİP BİR AŞK HİKAYESİ

Kafasını kaldırıp sesin geldiği tarafa çevirdi. Topuklu ayakkabının çıkardığı ses kalbininkiyle eş değerdi şimdi. Göz göze gelip gülümsediler. İşe başladığı gün geldi aklına. Onu ilk gördüğü gün…

Mezuniyet törenin ertesi günü başlamıştı işe. Elleri terleyerek sıktı, tanıştırıldığı kişilerin ellerini. Sıra ona geldiğinde donup kalmıştı sanki. Kendisine kocaman gözlerle bakarken. Başka biri elini uzatana kadar öylece kalakalmıştı karşısında.

Değişiyor muydu, yoksa ona mı öyle geliyordu? Bilmiyordu. Okuldaki hallerini hatırladı. Utangaç, derslerde köşeye büzülmüş, konuşurken kimsenin gözlerinin içine bakamazdı. Okul kantinindeki arkadaş gruplarına dahil olmadı hiç. Hiçbir gruba katılmadığı için fazla anısı da olmadı.

Ara sıra sigaraya çıktıklarında karşılaşıyor, önemsiz şeylerden konuşuyorlardı. O konuşurken dudaklarına hayran hayran bakıyor, kendisini öptüğünü hayal ediyordu. Sigaraları bittiğinde hayali de bitiyordu. Beraber yürüdükleri koridordan ayrı masalara gidiyorlardı.

Bir yıldan fazla olmuştu işe başlayalı. Bir yıldan fazladır aşıktı kendisinden on yaş büyük kadına. Bir gün açılmaya karar verdi. Nasıl yapacağını bilmiyordu ama söylemeliydi. Aradaki yaş farkı uçurum değildi belki ama hiçbir kadın sevgilisinin büyümesini beklemezdi.

Anlatamadıkça büyüdü sevgisi, sevgisi büyüdükçe anlatamadı. Artık gözlerini kaçırıyor, akşamları ona görünmeden şirketten çıkıyordu. Reddedilmek değildi belki korkusu ama küçümsenmek… Sevdiği kadın da olsa ağır gelirdi.

İşten çıktıkları bir gün kapıda karşılaştılar. Gideceği yer olmasa da yol üstünde bırakmayı teklif etti kadın. Araba ağır ağır giderken ağzından en sade haliyle çıktı yuttuğu sözcükler:

- Seni seviyorum.
- …

Kadının cevabı yaptığı fren kadar sert oldu:

- İn!

YOLCU

İzin formunu doldurdu. Daha önce nisan ayında tatile çıkmadığı için bilmiyordu nereye gideceğini. Önemi de yoktu zaten. Tek istediği biraz uzaklaşmaktı. İstanbul’dan, evden, işten, herkesten.

Önünde geçilmesi gereken dersler, verilmesi gereken sınavlar vardı; ama umurunda değildi. Sadece O’nu düşünüyordu. Aklında bir tek o. Tüm bunları anlattığı tek bir kişi vardı çevresinde. İçinde bulunduğu durumu anlayabilen, ağlasa bile yadırgamayacak biri. Birgün sigara içerken yanına gelip durgunluğunun nedenini sordu. Derdinin bir sigara içimlik zamandan büyük olduğunu söylediğinde arkadaşı öğle paydosunda kahve içmeye götürdü.

Hikayesini kusmaya başladı. Nasıl acı çektiğini, aşamadığı problemini anlattı. Arkadaşı, dinledikten sonra benzer şeyleri yaşadığından mıdır bilinmez ince bir tebessümden sonra konuşmaya başladı. Otuz beş yaşın tecrübesiyle anlattı durumunun sandığı kadar kötü olmadığını, herkes gibi ayrılığın kendi başından da geçtiğini.

Akşam işten geldikten sonra evdekilere izine ayrıldığını, birkaç günlüğüne tatile gideceğini söyledi. “Nereye?” sorusuna verilecek cevabı, sanki planlamış gibi “Adalar” oldu. Oysa düşünmemişti nereye gideceğini. Çantasını hazırladı. Birkaç parça giyecek, birkaç kitap.

Sabah yola çıktı. Önce Kadıköy’e gitti, ardından Adalar iskelesine. Fazla beklemeden bindi gelen vapura. Baharda boş olacağını tahmin ettiği vapur turist doluydu. Bir sürü çocuk, bir o kadar yetişmemiş yetişkin. İçinden küfür etti bağıran çocuklara. Kitap okumaya yeltendi ama gürültüden elindeki kitabı okuyamadan tekrar çantasına koydu.

O geldi aklına yine. Oysa en çokta O’nun hayalinden, düşüncesinden kurtulmak için çıkmıştı tatile. Adalar’a ilk kez birlikte gelişlerini hatırladı. Temmuz sıcağında, yer bulamadıkları için ayakaltında bir yere oturduklarını. Hallerinden şikayetçi değillerdi. Oysa ikisi de nefret ediyordu kalabalıktan. Akıllarından ilk o vapurda geçti sevgili olmak. O vapurda aşık oldular birbirlerine. Bunları düşünürken vapurun Büyük Ada’ya geldiğini fark etti.

Vapurdan indikten sonra ilk işi yemek yemek oldu. Karnı doyduktan sonra kalacak bir yere ihtiyacı olduğunu fark etti. Doğruluğuna inandı, ihtiyaçlar hiyerarşisinin. Lokantanın garsonuna kalabileceği ucuz bir pansiyon olup olmadığını sordu. Yediği yemeğin parasını ödedikten sonra garsonun işaret ettiği tarafa yürümeye başladı. Bahçe kapısında “İdeal Pansiyon” yazan yere girdi. Pansiyon, çam ağaçları arasında eski bir konaktı. Zile basmaya lüzum görmeden hafif aralık olan kapıdan içeri girdi. Kimseyi göremeyince şaşırdı. Eski konak terkedilmiş gibiydi. Sonra kapılardan birini tıklatıp birinin çıkmasını bekledi. İçerden orta boylu, orta yaşlı, dişleri sigara içmekten sararmış bir kadın sırıtarak çıktı. Boş oda olup olmadığı sorusuna, sanki kalan başka birileri varmış gibi biraz düşündükten sonra evet dedi. Dudaklarında aynı sırıtmayla birlikte adamı yukarı çıkardı. Adam odayı görmeden, kalacağını söyleyip odanın geceliğinin kaç para olduğunu sordu. İlk gecenin ücretini ödedikten sonra odaya girip kendini sert yatağa bıraktı. Her zamankinin aksine uykuya dalması uzun sürmedi. Uyandığında akşam olmuştu. Odasına baktı. Eski elbise dolabı, eski masa ve eski yataktan ibaret odada kendi rahat hissetti.

Biraz dolaştıktan sonra rastgele bir meyhaneye girdi. Rakı isteyip sigarasını yaktı. O’nu düşünmeye başladı yine. Aklından çıkaramadığı yüzü geldi gözlerinin önüne. Sonra gülüşü, heyecanlı konuşmaları. Sarhoş olmasına yetecek içtikten sonra hesap isteyip kalktı. Odasına gidip yazmaya başladı aklından geçenleri. Yazdığı cümlelerin arasında kayboldu.

Sabah, hayatında ilk kez martı sesleriyle uyandı. Yoldan geçen faytonlardaki atların nal seslerini duydu. Odanın balkonuna çıkıp gerindikten sonra dökülmeye başlayan çatının arasındaki kuş yuvasını gördü. Gülümsedi. Her şeye boş vermek istedi. O’na bile.

Ayakta kalabilmenin yediği yumrukları sindirebilmesiyle doğru orantılı olduğunu anladı. Tüm sancıları geçtikten sonra defterinin arasından fotoğraflarını çıkardı. Çantasını alıp pansiyondan çıktı. Bindiği vapurun açık kısmından sevdiği kadının bütün fotoğraflarını denize bıraktı. Fotoğraflar vapurun çıkardığı köpüklerin arasında kaybolup gitti.

Dudağında ezbere bildiği tek şiirin son dizeleriyle evin kapısında içeri girdi:

“ Gelme! Dağıtma yalnızlığımı!”

24.04.2009