Çok mutsuz sonların birinci şartı çok mutlu başlangıçlardır. HAKAN GÜNDAY

5 Mart 2010 Cuma

DİPSİZ KUYUNUN DİBİ – ON YIL TÜNELİ – HAYÂLLERİN ÇOCUK BAHÇESİ

DİPSİZ KUYUNUN DİBİ

Sezer Selâmsızdaki evinin anahtarını kapının kilidine sokup çevirdi. Hiç gitmediği Eiffel Kulesi’nin minyatürü olan anahtarlık yine düştü. Bu kez anahtarlığı kaldırmak yerine anahtarlığa falsolu bir şut çekip merdiven boşluğuna gönderdi.

Evin içindeki tek hayat belirtisi küçük akvaryumdaki japon balığıydı. Akrobat, balığının ismi buydu, sol yüzgecini kaldırıp sahibini selamladı. Sezer, Akrobat’ın selâmını fark etmedi. Bunun yerine akvaryumun yanında bulunan yem kavanozunu açıp akvaryumun içine bıraktı. Akrobat kafasına düşen yem parçacıklarından kaçarken havada kalan sol yüzgecini akvaryuma çarptı. Her sinirlenişinde olduğu gibi yine sırt üstü yüzmeye başladı.

Evin loş ışığı Sezer’i yatağa çekti. Sessizlik ise gözlerini kapamasına yardım etti. Son yazdığı hikâyeyi düşünmeye başladı. Hikâye bitmek üzereydi ama hikâyenin kahramanın ismi yoktu. İsimsiz kahraman modası çoktan geçmiş olduğundan isim bulması şarttı.

Sessizliği yırtan üst kat komşusunun terlik sesi oldu: “Şlap şlap!” sesle beraber, yüz kilonun üstünde olan şişman kadının her adımı binada artçı depreme yol açıyordu.

Yataktan kalkıp teybin olduğu tarafa yürüdü. Teybin “play” tuşuna bastığında patlak hoparlöre inat Yasmin Levy büyüleyici sesiyle “Naci En Alamo”yu söylemeye başladı. Sezer üst kat komşusuna rağmen gözlerini kapadı. “Bu şarkıyla bütün kadınlara âşık olabilirim. Yeter ki Naci En Alamo devam etsin. Hepsine yeterim.” Diye düşündü. Gözlerini açtığında hiçbir kadın yoktu. Sadece Yasmin Levy’nin sesine karışan şişman kadının terlik sesleri: “şlap şlap” Kadınlardan ümidi kesince yazı masasına oturdu. Olivetti Letra 35 marka daktilosu Sezer’in etli parmaklarının üzerinde gezinip hikâyesini bitirmesini bekliyordu. O hikâyeyi bitirmek yerine yarım kalan sayfayı daktilonun yuvasından çekip aldı. Önce kahramanın ismini bulup sonra hikâyeyi yazacaktı.

Sabah yazı masasında kan oturmuş gözlerini açarken telefonun ısrarlı çalışına kayıtsız kalamadı. Ahizeyi kaldırdığında genç kadın sesi duydu. “Naci En Alamo’nun kıyağı.” Diye düşündü. On saniye sonra sesin eski sevgilisine ait olduğunu anladı. Kadın sesinin tonundaki canlılığa tezat bir haber vermek için aramıştı.

- Alo!
- Evet.
- Günaydın. Uyandırdım mı?
- Evet
- Affedersin. İyi misin?
- Evet.
- Bütün gün aynı cevabı mı vereceksin?
- Evet.
- Orhan intihar etmiş. Bugün cenazesini kaldıracaklar. Gelecek misin?
- Evet.
- Öff…

Sezer bacağına kotunu ayağına siyah Gazelle’lerini geçirdi. Elbise dolabındaki siyah takım elbisesiyle aynı renk kösele ayakkabılarını üvey babasının cenazesine saklıyordu. Dört aylık kazancını biriktirip almıştı. Zengin cenazesi yine zengin göstermeliydi.

Üsküdar’dan Çengelköy’e yürümeye başladığında yanından geçen otobüslere nefretle baktı. Otobüslerden nefret ediyordu. Ona göre vapur dışındaki tüm toplu taşıma araçları kaldırılmalıydı. Semtin bütün otobüsleri klimasız olduğundan otobüsler yazın camlar açılıp havalandırılıyor, kışın ise yolcuların nefesleriyle ısınıyordu. Sezer her sabah elliden fazla kişinin ağız kokusunu çekiyordu. Ağız kokuları, ter kokularıyla karıştığında yürümek kaçınılmaz oluyordu.

Yürürken üvey babasını düşünmeye başladı yine. En az Sezer’in nefret etti kadar o da Sezer’den nefret ediyordu. Her ne kadar annesine söyleyemese de durum böyleydi. Görünen köy… Adam Sezer’den kurtulmak için Beyoğlu’nda sahaf dükkânı açmış, Üsküdar’daki kiracısını çıkarıp dairenin anahtarını Sezer’e süresiz olarak vermişti. Amaç Sezer’den kurtulmak olduğunda her şey yapılabilirdi. En son iyiliği ise hiçbir yayınevinin basmadığı yazıları yayımlatması için para vermek olmuştu ki, Sezer bir daha para istemeye cüret etmesin. Tüm bu yardımlar annesine göre onu sevdiği için, Sezer’e göreyse ondan kurtulmak içindi. Durum her ne olursa olsun sevmeyecekti üvey babasını. Onu annesinin üstünde gördüğünde yedi yaşındaydı. Şimdiyse yirmi sekiz. Aradan geçen yirmi bir sene ancak nefretini bilemesine yaramıştı sadece.

Sezer üvey babasından ilk intikam almaya çalıştığında on yedi yaşındaydı. Adam çok sevdiği yazlık evinde uyurken yazlık bölgenin duvarcı ustasını bulup günlük yevmiyesinin on katını verdiğinde adamın evin kapısını söküp yerine duvar örmesi toplam iki saatini almıştıç Sonunda nefret ettiği adamı en sevdiği yere hapsetmişti. Ömür boyu ev hapsi. Ya orada yaşayacaktı yada en sevidği evin en sevdiği odasında kendini asacaktı. Ama olmadı. Aynı duvarcı ustası Sezer’den aldığı paranın da on katını Sezer’in annesinden alıp ördüğü duvarı yıkmış kapıyı eski yerine geri takmıştı. Günün en kârlı adamı duvarcı ustasıydı.

Yaptığı son intikam girişimi adamın en sevdiği arabasını Beykoz Sahili’nden denize bırakmak oldu ancak; hevesi yine kursağında kaldı. Adam kahrından ölmedi.

Üvey babasını düşünmeyi bitirdiğinde Çengelköy’ün en eski camisine gelmişti. Kerime Hatun Camii Orhan’ın yakınlarıyla doluydu. Okul arkadaşları daha doğrusu okul arkadaşlıklarının hemen hepsi oradaydı. Kızlar makyajlarının bozulmaması için ağlamak yerine hıçkırıyor, erkeklerse ellerini önlerine kavuşturmuş yere bakıyordu. Sezer on iki kişilik gruba yaklaşıp “Merhaba!” dedi. Çoğuna okul süresince selam vermemişti. Hepsi Sezer’in eski kabalığını unutmuş olacak ki selamına koro halinde cevap verdiler. Cenaze namazından sonra herkes Orhan’ın çökmüş ailesine taziyelerini sundu.

On iki kişilik grup dağılmadan Çınaraltı’na gittiler. Sezer de peşlerinden. Grup üç masayı birleştirip oturdu. Konu tabi ki Orhan’ın ne kadar iyi biri olduğuydu. Sezer masadakilerin sahte içtenliklerine gülümsedi. Hepsi kaybettikleri arkadaşını o kadar çok seviyordu ki… İçinden hepsine şu soruları sormak geldi: “Orhan’ın en sevdiği renk neydi; hangi takımı tutardı; neye katlanamazdı; en sevdiği kitap, en sevdiği film, en sevdiği şarkının adı neydi; en son hangi partiye oy vermişti?” masadakilerin bu sorulara ya da herhangi birine verecek cevabı yoktu. Gülümsemesi yerini kahkahaya bıraktığında densizliğine ilk tepkiyi eski sevgilisi verecekti.

- Komik olan ne?
- Sen kilo mu aldın?
- Sana ne! Komik olan ne?
- Saçlarını kızıla mı boyattın?
- Sana ne! Komik olan ne?
- Kızıl seni açmamış. Biz birlikteyken saçların siyah değil miydi?
- Sana ne! Komik olan ne?
- Yok. Siyah sana daha çok yakışıyor.
- Sana ne! Komik olan ne?
- Kızma. Kızınca kaşlarının ortası çukurlaşıyor. Bu da seni daha yaşlı gösteriyor.
- San ne! Komik…
Kadın sabahki konuşmanın intikamını almakla kalmayıp Sezer’i densizliğinden ötürü yerin dibine geçirmek istiyordu. Tam başardığını düşündüğü sırada…

- Komik olan sizsiniz.
- Yaa…
- Evet. Komik olan sizsiniz. Ölülerin arkasından kötü konuşmamayı tembihlemiş aileleriniz. “Orhan’ı nasıl bilirsiniz. İyi” verebileceğiniz tek cevap bu çünkü. Orhan’ı nasıl bilirdiniz? Enayi, fil hafızalı, sivilceli, çirkin bilirdik demeyi yediremiyorsunuz kendinize. Orhan’ı iyi biliyorsanız şu soruma cevap verin sadece. En sevdiği film hangisiydi?

Soruya atlayanların ilki grubun yakışıklısı Erkan oldu. Konuşmaya balıklama atlamasının tek nedeni özgüveniydi. Özgüveninin tek nedeni ise güzel yüzüydü. Masadaki kızların yüzlerinden daha güzel yüzü…

- Ne alakası var! Orhan’ı hepimiz severdik.
- Yok ya! Soruma sen cevap ver o zaman.
- …
- Ne oldu? Düşünme boşuna. Masadakilerin yüzüne bakıp zaman kazanmaya da çalışma! Orhan izlediği filmlerin hepsini severdi. İzlediği bütün filmlerin repliklerini de ezbere bilirdi. En son kendini The Shawshank filminin içinde sanıyordu. Çok sevdiği arkadaşları yalnız bıraktığı için girdi depresyona. Okul bitince unutmuştu hepsi onu. Senin kadar güzel bir yüzü olmadığı için kolay arkadaş bulamıyordu. Dolayısıyla sendeki siktiğimin özgüvenin çeyreği yoktu onda. Orhan intihar etmedi. Çevresindeki insanları üzecek cesareti yoktu. Kullandığı ilaçların hepsini bir seferde içip iyileşmek istedi sadece. Orhan’ı nasıl bilirdiniz. Ben söyleyeyim. Orhan’ı bilmezdiniz.

Konuşma sonrasında yerin dibine geçen Sezer değil, eski sevgilisiydi. Masadan kalktığında ihtiyaç fazlası arkadaşlıklarına %100 indirim yapmıştı.



Oturduğu masadan baktığında dükkândan içeri kimin girdiği görünmüyordu. Hatta içeri birinin girip girmediği bile belli olmuyordu. Önemi de yoktu. Dükkânda çalınacak en değerli şey Cervantes Saavedra’nın 1957 basımı olan “Don Kişot’uydu.”

Sezer hikâyesinin son cümlesini yazdığında masasına on altı yaşından büyük göstermeyen İspanyol paça pantolonlu kız yaklaştı.

- Merhaba.
- Hoş geldiniz.
- Rahatsız etmiyorum umarım.
- Hayır. Bitirdim.
- Sizden aldığım kitabı getirdim.
- Hangisini almıştınız?
- Sizin yazdığınız kitabı. “Dipsiz Kuyunun Dibi”
- Aa…
- Yenisini alıp imzalatmak istedim; ama hiçbir kitapçıda yok.
- Doğru. Kitabımı hiçbir yayınevi basmadığı için hiçbir kitabevi de satmadı. Toplam elli adet basıldı. Tüm masraflarını ben karşıladım. Kitapçılarda olması tuhaf olurdu.
- Yazık. Ben çok beğendim.
- Öyle mi? En çok hangi bölümü beğendi peki?
- En çok hikâyenin sevgilisine söyleyemedi sözleri. “ Seni özlüyorum sen farkında değilsin. İşin doğrusu benim farkımda değilsin. Seni sevmek dipsiz kuyu, dokunamamak dipsiz kuyunun dibi!”
- Peki, sen karalıyor musun?
- Bazen. Okunacak gibi değil benim yazılarım.
- Herhangi bir yazının okunamayacak derecede kötü olduğunu anlamak için önce okumak gerekir. Bu da her yazıyı okunur kılar. Bazı yazılar az okunur bazıları çok…
- Öyle; ama yazdıklarımın arkasında duracak kimse yok ki!
- Olmasın da zaten.
- Neden?
- Neden insanlar “yanındayım” yerine “arkandayım” derler. Hiç düşündün mü?
- Hayır. Neden?
- Çünkü; en ufak yanlışında götüne tekmeyi basmak ya da sana fark ettirmeden samimiyetin arka kapısından sıvışmak için.
- Hiç böyle düşünmemiştim. Çok karamsarsınız.
- Karamsarlık sandığın kadar kötü bir şey değil. Karamsarlık dediğin şey en kötüyü düşündürür en iyiyi buldurur.
- Neresinden bakarsanız bakın yazmak hele yazdıklarını okutmak medeni cesaret istiyor.
- İnsanoğlu denen varlık “en sadık dostum” dediği canlının boynuna tasmayı geçirdi. Kaçmasın diye. Yalnızlıktan korktuğu için. Korkakların kurduğu şey medeniyet olsa da medeni cesaret diye bir şeyin varlığı mümkün değildir.
- …
- Yeni bitirdiğim bir hikâyem var. Okumak ister misin?
- Çok sevinirim.
- Nasıl olsa basılmayacak. Sen de kalabilir.
- Teşekkür ederim.

Özgül eve geldiğinde Sezer’in verdiği hikâyeyi okumaya başladı:

ON YIL TÜNELİ

- Artık dayanamıyorum. Dedi kadın.

On sekiz yaşını doldurur doldurmaz evden kaçan kardeşi de aynı şeyleri söylemişti. Şadi kardeşini düşünmeyi sonraya bıraktı. Aklına gelenin başına gelmesi an meselesi olduğundan kardeşini düşünmeyi sonraya bıraktı. O gideli çok olmuştu. Şimdi sevdiği kadın terk edecekti. Kardeşini geri döndüremezdi. Belki sevgilisini…

- Ben yanındayım.
- Artık yanımda olmana da dayanamıyorum.
- Neden?
- Nedeni çok. Belki de hiç yok; ama senin varlığına da dayanamıyorum artık.
- Ben yan…
- Değilsin. Kırk yaşındasın. Senin zayıflığından, sevgini abartmandan bıktım ve daha bir şeyden.
- Ama daha dün…
- Evet. Dün seni sevdiğimi söyledim. Yalandı. Daha önce de yalan söyledim. Sen de olduğu gibi benim bünyemde yara açmıyor yalan söylemek.
- Ben seni seviyorum.
- Öff!
- Seni seviyorum.
- Abartmayı seviyorsun.
- Hayır abartmıyorum. Gerçek bu.
- Değil. Peki varsayalım ki dediğin gibi olsun. Bak ben gidiyorum.
- Nereye?
- Ne önemi var?
- Seni nerede bulacağım.
- Bulamayacaksın. Bu yüzden gidiyorum. Sana dürüst davranıyorum. Gidişimi sahte sebeplere dayandırmıyorum. Artık birbirimize verebileceğimiz hiçbir şey yok.

Şadi ağlamaya başladığında meraklı birkaç çift göz dönüp baktı. Kadının öfkesine tüy dikti etrafındaki meraklı bakışların sevgilisine bakması. Evet, henüz sevgililerdi. Kadın daha masadan kalkmamıştı, bu da sevgili olarak oturdukları masada konu ayrılık dahi olsa halâ onları sevgili yapmaya yeterdi.
Kadın Şadi’nin hıçkırıklarına katlanamayıp:

- Rica ederim ağlamayı kes! Acizleşme!

Şadi ise her ağlayan erkek gibi çirkinleşmeye devam ediyordu.

- En çok da bu yüzden…

Salyalarının arasından çıkarabildiği ses tek hecelik soruydu. Duruma göre soru, duruma göre azar, duruma göre şaşkınlık, duruma göre sevinç, duruma göre… Şadi’nin ağzından çıkarken hiçbir soru ya da ünlem ifadesi belirtmeyen kelime salyasıyla beraber gömleğinin üzerine damladı.

- Ne?
- Bu acizliğin, güçsüzlüğün, korkaklığın, gelişmiş vücudunun içindeki korkak çocuk yüzünden.

Kadın konuşmasına devam ederken Şadi salyalarını akıtmak da ısrar ediyordu. Kadın bu kadar küçülmeyi hazmedememiş olacak ki hesabı isteyip masadan kalktı. Giderken Şadi’nin elini sıkmadı. Kadın masadan kalktığında ayrılmışlardı.

Şadi eve geldiğinde gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Küçük oğlu evden kaçtıktan sonra soru sormayı bırakan annesi kapıyı açıp kenara çekildi. Oğlu ister ağlasın, ister kızsın, ister gülsün; ama eve dönsün. Yarım olsa da; aklını,yüreğini oturduğu masada bıraksa da yine eve dönsün. Anne sevgisi işte.

Babası eve döndüğünde Şadi çoktan sarhoş olmuştu.

- Neyin var?
- Nazlı gitti.
- Nazlı kim?
- Sevdiğim kadın.
- Gittiyse gitti. Özgüvenine ne oldu senin?
- Eskiciye verdiğim ceketin sol cebinde kaldı dedi Şadi.

Neyse ki babası susması gereken zamanları öğrenmişti.



Şadi iki yüz on üç gün boyunca evden çıkmadı. Gönüllü müebbet hapis… Annesi yemek ve sigara getirmek dışında odaya girmiyordu. Şadi’yi sevdiği kadın terk edeli iki yüz on üç gün olmuştu. Bu da vücudunda iki yüz on üç sigara izi demekti. İki yüz on üç sigara yanığından oluşan göz giden ve gelmeyen kadının yolunu gözledi. Şadi ancak kırk yaşına geldiğinde anlamıştı hayatın getiri değil götürü usulüne göre çalışan müessese olduğunu. Annesinin dışarıya çıktığı bir gün veda mektubu yazıp ayrıldı.

“Aileme,
Gidiyorum. Ömer’in gidişinden tam yirmi yıl sonra. Size yapılabilecek en ağır şeyi yapıyorum. Evi terk ediyorum. Keşke benim yokluğumu telafi etmesi için Ömer’i bulup getirsem. Nerede olduğunu bilsem keşke. Ama gitmem gerek. Yollar ne sevdiğim kadını geri getirecek ne de Ömer’i.
Hoş çakalın

Şadi”



Şadi az gitti ne uz; ne de dere tepe düz gitti. İstediği tek şey yol almaktı. Kırk yılın biriktirdiği hislerle. Bir arpa boyu da olsa… Yollar sevdiği kadınla kardeşi Ömer gibi kendisini de yutsun istedi. Aynı yollar belki kustuğunda hepsini bir araya getirirdi.



Şadi bir aydan beri o kadar yer değiştirdi ki hangi şehrim hangi semtinde ya da köyünde olduğunu bilmiyordu.

Kafasını kaldırdığında biraz sonra gireceği tünelin levhasını gördü. “On Yıl Tüneli” tünelden çıktığında yolun kenarındaki dilenci ona yerini bıraktı. “Rahatsız olmayın” dediğinde dilenci üstündeki ağır bırakmış gibi nefes aldı. En rahatlatanından. “Hayır. Benim gitmem gerek. Artık buranın dilencisi sensin.” Dedi. Dilenci Şadi’nin yüzündeki şaşırmış ifadeye bakıp cebinden aynasını çıkarıp karşısındaki adamın yüzüne tuttu. Şadi on yaş yaşlanmış yüzüne bakıp levhadaki yazının ne anlama geldiğini çözdü. Dilenci yerini bırakırken son hatırlatmaları yapıyordu. “Boşuna para bekleme. Sadece işlerine artık yaramadıkları eşyalarını bırakırlar, tünelden çıkarken.” Dilenci giderken Şadi kendi payına başkalarının hikâyelerini yazacağını hiç düşünmemişti.



Tünelden ilk çıkan yaşlı kadını gördü. Kadın elindeki aynayı Şadi’nin önüne bırakırken: “Bu yaşıma kadar aynalarla arkadaştım. Oysa bizler senelerdir aynalara yalan söylettik. “Ayna ayna, söyle bana! Benden daha güzeli var mı dünyada?” şimdi anlıyorum ki aynalar kendimi avuttuğumuz yalanların müzmin ortaklarıymış. Şimdi en sevdiğim arkadaşımı size bırakırken son kez soruyorum: “Ayna ayna söyle bize, bizden yalancısı var mı dünyada?””.



Tünelden günlerdir kimse çıkmıyordu. “Burası gelip geçenlerin değil, yolunu kaybedenlerin, hayattan tüm ümidini kesenlerin yol üstü. Yine de tünelden çıktıklarında kalmıyor, hayatlarının uzatmalarını tamamlaya gidiyorlar. Benim dışımda.”



On Yıl Tünel’inden çıkan adam keman kutusunu Şadi’nin dizinin dibine bıraktığında Şadi uyuyordu. Elindeki kâğıdı da keman kutusunun üzerine koydu. Şadi uyandığında katlanmış kâğıdı ve hemen altında duran keman kutusunu gördü. Kâğıtta yazanlar: “Benim tek arkadaşımdı kemanım. Nasıl derler yaren işte. Onunla kazandım hayatımı. İstek şarkılar çaldık yıllarca. Neşeli, hüzünlü… Elimden hiç bırakmadım. Hiç ihanet etmedi bana. Beni hiç yarı yolda bırakmadı. Şimdi ellerim titrerken ona dokunamıyorum. Mümkün olsaydı tabut yerine keman kutusuna konulmak isterdim. Ardımdan bütün ağıtlarımı kemanım söylesin.”



Özgül hikâyeyi okumayı bitirdiğinde akşamı da çoktan bitirmişti. Uyurken Şadi’yle Sezer’in benzerliğini düşündü.



HAYÂLLERİN ÇOCUK BAHÇESİ

Cenk hikâyelerini tamamladığında başhekimin anonsu, hastane bahçesindeki çam ağaçlarına asılı hoparlörden kulaklarını tekmeliyordu:

“İstirahat saati bitti. Tüm hastalar odalarına!”

Cenk gözlerini yumup açtığında ne Sezer ne Şadi ne de Özgül. Evet, tüm bu hikâyeler Cenk’in hayal ürünüydü. Yirmi dört yaşındaki adamın zihninden geçip kalem eşliğinde A4 kâğıdına dökülen hikâyeler Cenk’in hayalleriydi.

Tüm yetişkinler gibi Cenk’in ebeveynlerinin hayalleri de çocukluktan terkti. Dinleneceğini bilse yarının hayalperest çocuklarına şunları söylerdi: “Hayallerinizi yetişkinleri erişemeyecekleri yerde saklayın!” Yetişkinler çocukla çocuk olmayı bıraktığından beri daha kolay can yakmış, sonunda da yaktığı canı cansız hale getirmiştir.

Cenk, Sezer olup basılmasa da hikâyeler yazıp okutmak istemiş, Özgül olup başkalarının hikâyelerini ilk den okumak istemişti. Bir Şadi olup evden çıkıp dönmemek… Ailesi onu en güvenli yere bırakmıştı. Akıl hastanesine. Cenk yatağına yattığında bir kez olsun yazdıklarını okuyacak biri olsun diye yatağını kenarına bıraktı hikâyelerini.


05 Mart 2010

2 yorum:

deniz dedi ki...

cenk'i diğerleri kadar ayrıntılı tanımayı dilerdim fırat.. her ne kadar cenk zaten diğerlerinden alınmış parçalardan oluşsa da, onun da wardır muhakkak üzerine ekledikleri.. dikkate alınmasını rica ederim :)
bi hayli zaman olmuş blog sayfalarında gezinmeyeli.. bıraktığım yerle, bulduğum yer arasında uçurum var.. iyiye giden bi uçurum.. çok sewindim, senden dinlediğimde dediğin gibi "okurken belki bu kdr beğenmezsin" değil, içten ve dürüst olarak söylüyorum ki, özellikle on yıl tüneli olmak üzere, baştan sona çok güzel yazılmış bi hikaye..
bunları kitap sayfalarında okuyabilmek dileğiyle kardeşim, ellerine, zihnine sağlık..

gamlıbaykuş dedi ki...

teşekkürlerin en sadesini yazıyorum cevap olarak eyvallah kardeşim!

Yorum Gönder