Herkesten uzaklaşmak için bir haftalığına izin aldım çalıştığım yerden. Evdekiler Büyük Ada’ya gideceğimi sanıyordu. Oysa ayrılmadım İstanbul’dan. Çantamı hazırladım. Evdekilere: “ Allah’a ısmarladık” deyip çıktım. Sigara içme yasağı yüzünden geminin açık kısmında fazla kimse yoktu. Sevindim. Keşke her zaman böyle olsa. Beyoğlu’nda sıkılıkla gittiğim meyhanelerden birine gittim. Tanıdık yüzler. Hepsi hakkında uydurduğum hikayeler var. Hepsi buradalar. Çoğu çoktan sarhoş olmuş bile.
Beyoğlu’ndan çıkıp yürüyebildiğim kadar yürüdüm. Kalacak bir yer aradım. Otellerin hepsi birbirine benziyordu. Bir tanesi daha ilginç geldi. O tarafa yürüdüm.
Kapısında “N” harfinin ışığı patlamış “Güven Otel” yazan yerden içeri girdim. Büyük Otellerde çeşitli ülkelerin gösterdiği birçok saatin aksine duvarda tek bir saat vardı. O da durmuştu. Aradığım otellerden biriydi. Resepsiyon görevlisi biri beni karşıladı. Daha sonra ahbap olacağım adamın ismi Galip’ti. “Hoş geldiniz.” Gecenin dördü olmasına rağmen hala dinç görünen komik kıyafetli adama aynı sadelikte “Hoş bulduk” dedim. Sakin bir yer olması umuduyla boş oda olup olmadığını sordum. “Var” dedi. Başka bir şey konuşmadan odama çıktım. Çantamı taşıyan kimse olmadığı gibi odayı gösteren de olmadı.
On dört numaralı oda benimdi artık bir haftalığına. Kaldığım odayı görseydiniz, otel yapıldığından beri kimse kalmamış sanırdınız. Odam karanlık, küçük. Perdeler kapalı, içerisi havasız. En son kalan kişiden sonra temizlenmemiş belli ki. Masanın üstü toz. Tabi halılar, ayna ve diğer eşyalarda. Yatak çok sert uzandım, rahat edemedim. Olsun alışırım diyorum. Kapalı perdenin altında hava geliyor. Bakıyorum: pencereler kapalı. Camın üst kısmı kırılmış. Gazete kağıdıyla kapatılmış. Üçüncü sayfa haberi var. Lise yıllarından beri tuttuğum günlüğümü çıkarıyorum. Tek cümle yazıp kapatıyorum. “ Tatilimin ilk günü.”
Sabah belediyenin sokaklarda çınlayan anonsuyla uyanıyorum. Hoparlörden çıkan ses odanın camını titretiyor: “Belediyemizin toplu sünnet şöleni vardır. Tüm halkımız davetlidir.” Hiçbir zaman anlayamadım toplu sünnet, toplu nikah şölenlerini. Damat gelinini nasıl tanır, hangi çocuk hangi ailenindir. Hepsi birbirine karışır. Uykum kaçıyor. Otelin lobisine daha doğrusu tek televizyon bulunan girişine iniyorum. Yaşlı bir adam gazete okuyor. Siyah-beyaz gazetelerden. Odanın kırık camı belli ki yaşlı amcanın gazetelerinden biriyle kaplanmış. Resepsiyona yürüyorum. Dün geceki adam var yine. Hala dinç. “Helal olsun” diyorum. Yaklaşıyorum: “ Günaydın.” O hep gülüyor. “Sizden başka resepsiyon görevlisi yok mu?” diye soruyorum. Yine gülerek cevap veriyor: “Aslında bir arkadaş daha var. Ben gündüzleri çalışıyorum, o geceleri. Ama pek gelmez. Gelse de pek çalışmaz.” Anlamıyorum neden çalışmadığını. O da anlatmıyor. Daha sonra anlıyorum.
Yaşlı amcaya yaklaşıp selam veriyorum. Karşılık vermiyor. Belli ki duymuyor. Yanına otuyorum. Onun okuduğu sayfanın tersini ben okuyorum. Burç falı var. “Hayatınızın aşkıyla tanışacaksınız.” yazıyor. Sıkılıyorum. Yemek yemek için çıkıyorum. Birbirine benzer lokantalardan birine oturuyorum. Çorba söylüyorum. Gözüm duraktaki reklama takılıyor. Kanalların birinde başlayacak edebiyat uyarlaması yeni bir dizinin reklamı. Belediye, kadının dekoltesini başka bir afişle kapatmış.
Karnımı doyurduktan sonra lokantadan çıkıyorum. Yürüyorum. Bu şehrin sokakları birbirine benzer. Evlerine dönen işçiler. Kavga eden insanlar. Eve geç kalan ama oyunu bırakamayan çocuklar.
Otele dönmeden köşedeki pastaneden yaşlı amcaya lokum alıyorum. Sevinir umuduyla yanına yaklaşıyorum. Selam veriyorum yine almıyor. Lokumu kucağına bırakıyorum. “Bu ne?” der gibi yüzüme bakıyor. “Senin için diyorum.” Teşekkür etmeden paketi açıyor. Beğenmiyor galiba. Galip’e sesleniyor: “Galip!” “Buyur Mustafa Amca” “Al şunu koy oraya. Gelen misafirlere ikram edersin. Bu çocuk salak galiba. Bu yaşta nasıl yerim, dişim mi var benim.”
Yazmak için odama çıkıyorum. Aklıma yazacak bir şey gelmiyor. Yatağa uzanıyorum.Sıkılıp yeniden aşağı iniyorum. Galip’e Mustafa Amca’yı soruyorum. “Kimsesi yok mu?” “Yok.” Diyor. “Oğlu varmış.Ölmüş. Mezarı buraya yakın. O yüzden burada kalıyor.” Mustafa Amca’yı sevmeye başlıyorum. Hüzünlü hikayesinden mi, yalnızlığında mı? Bilmiyorum ama; seviyorum. Tekrar odama çıkıyorum. Çantamdan günlüğümü çıkarıyorum. Mustafa Amca’yı yazıyorum. Mustafa Amca hakkında hikaye uyduruyorum. Mustafa Amca gazidir. Savaşta sağ kulağı sağır olmuştur. Bu yüzden televizyona yakın oturur. Pek konuşmaz. Kimseye aldırmaz görünse de herkesin sağırlığı hakkında konuştuğunu sanır. Önce karısını kaybetmiştir, sonra oğlunu. Daha sonra hiç evlenmemiştir. Karısına, oğluna sadık kalmıştır. Mustafa Amca yalnızdır. Ölümü beklemektedir Güven Otel’in üç numaralı odasında.
Akşam oluyor. Ben yine dışarı çıkıyorum. Köşede akşamcılar var. Yanlarına sokuluyorum. Sigara paketini çıkarıyorum. Hepsine ayrı ayrı uzatıyorum. Hiçbiri geri çevirmiyor. Kasanın üzerine serdikleri gazete kağıdındaki haberi okuyor içlerinden biri. “Karısını aşığıyla basan H.G cinnet geçirip karısını, aşığını, kendisini öldürdü.” Sonra başkası konuşmaya başlıyor. “Bütün haberler birbirine benzemeye başladı. Yarın akşam Bulvar gazetesi serelim. Hiç olmazsa içimiz açılır.” Ben de diğerleriyle birlikte gülüyorum.
Otel’e kaçta geldiğimi kaçta yattığımı bilmiyorum. İlk gecenin aksine rahat uyuyorum. Yatak rahatsız etmiyor. Aynı rüyayı görüyorum. On yedi yaşındayım. Oturduğumuz apartmanın çatı katından kendimi boşluğa bırakacağım sırada annem elimden tutuyor. Sarılıyorum. Ağlıyorum. Gözlerimde ıslaklıkla uyanıyorum. Aşağı iniyorum. Mustafa Amca oturduğu koltuktan hiç kalkmamış gibi. Mercimek çorbası içiyor.
Mustafa Amca’ya yine havada kalır korkusuyla “Günaydın!” diyemiyorum. O bu sefer babacan bir tavırla sitem ediyor. “ İnsan bir günaydın der. Gerçi öğlen oldu ya. Saygı da kalmadı artık.” “Feneri nerede söndürdün? Senin yaşlarındayken ben de çok içerdim.” Tamam. Mustafa Amca’yla artık arkadaş olduk. Somurtmuyor. Kendini anlatmaya başlıyor. Benim uydurduğum hikaye daha hüzünlüydü. Mustafa Amca, ne gazidir ne de savaşta sağ kulağı sağır olmuştur. Kendi deyimiyle: “Kuru gürültüye tahammülü yok.” Duymayışı, duymak istememesi bundan. Emeklidir. Emlakçılık yapmış, İstanbul’da yeteri kadar bina yapıldığını düşünüp kendini emekliye ayırmış. “İstanbul’un bu kadar büyüyeceğini bilsem bu işi bırakmazdım.” diyor. Sonra sevdiği insanlara anlattığı hatıralarından birini anlatıyor. “Bağcılar’ın ismi nereden gelir? Bilir misin? Öyle ya nereden bileceksin? Biz oraya Mahmutpaşa’dan minibüs kiralayıp tur götürürdük. Eskiden oralar üzüm bağıydı. Adı oradan gelir.” Kalkarken kolumdan tutuyor. “Akşam beraber içelim.” Gülümsüyorum. “Ee Mustafa Amca’nın da herkes kadar içmeye ihtiyacı var.” diyorum içimden. “Tamam olur.”
Yemek yemek için dışarı çıkarken arkamdan Galip sesleniyor: “Yemeğe çıkıyorsan buraya söyleyebiliriz. İstersen birlikte yeriz ağabey” diyor. Artık Galip’le de arkadaşız. “Olur.” diyorum. Yemeğimizi otelde yiyoruz. “Benim için daha iyi. Böylelikle hiçbir şeyi kaçırmamış olurum.” diyorum içimden. Güven Otel’i giderek daha çok seviyorum. Ben yazmak için odama çıkıyorum. Galip bankonun arkasına, işinin başına dönüyor.
Otele, akşam olduğunda resepsiyona sarışın yakışıklı biri geldi. Galip bana bakıp güldü. Yanına gittim. “Kim?” diye sorum. Diğer resepsiyon görevlisi arkadaş dedi. Otelin sahibinin damadıymış. Adam bankonun arkasına geçip kayboldu. Elbiselerini değiştirdikleri yere girdi. Daha sonra arkadaşları geldi. Galip yine tek kalmıştı. Ama o aldırmıyordu. Oradan başka bir yerde yaşayamayacağını düşündüm. Sefa, otelin sahibinin damadının adı buydu, arkadaşlarıyla birlikte sardıkları esrarı içerken gülüyorlardı. Galip’in gülmek için ot içmesine gerek yoktu.
Galip’e “Burada kimler kalır?” diye sordum. “Orospular, pezevenkler, işportacılar, travestiler bir de senin gibi yolunu şaşıranlar.” Güldük. Biz konuşurken içeri kavga gürültü bir orospuyla pezevenk girdi. Kadının bağırıyordu: “Ben o adama gitmem. Yattıktan sonra dövüyor.” Adam daha sinirliydi. “Ulan hiç mi dayak yemedin! Adam dövüyorsa o kadar da bahşiş bırakıyor.” “Ben gideceksin dediysem gideceksin!” kadın inatla “Gitmem!” diye bağırırken pezevenk tokadı kadının sağ yanağına yapıştırdı. Kadının ağzındaki kocaman sakız kanla birlikte yere fırladı. Sakız içeri giren başka bir pezevengin ayağına yapıştı. O da elinin tersiyle kadının sol yanağına vurdu. Bu sefer kadının kendisi yere kapaklandı. Kimse kadını kaldırmaya cesaret edemedi. Belki de umursamadılar.
Otele daha sonra Ramazan’a benzeyen bir adam girdi. Galip’e sordum. “Bu adam kimdir?” diye. “Midyeci” dedi. Midyeciye bakarken Ramazan’ı düşünüyorum. Ben onu Beyoğlu’ndaki meyhanelerden birinde tanımıştım. Taksim’deki rock barlardan birinde müzik çalıyordu. İşini bitirince aynı meyhaneye gelip otuzbeşlik rakısını haydarisiyle birlikte içtikten sonra kalkıp giderdi. O sıralar otuz ikisindeydi. Çoğu zaman onun dilsiz olduğunu düşünürdüm. Bir gün masasındaki suyu bitince oturduğum masaya geldi. Sonra üç yıl beraber içtik. Adı Ramazan’dı ama tanıdıkları “Hızır Acil” diyorlardı. Bir doksanlık boyu, yüz on kilo ağırlığıyla yeri sarsarak yürürdü. Kimsenin gözlerinin içine bakmazdı konuşurken. “ İnsanlar karşısındakini inandırma ihtiyacı duyduğunda gözlerine bakar. Sanıldığının aksine en kolay yalan böyle söylenir.” Hep durgundu. Gülerken görmemiştim hiç. Ağzından eksik etmediği sigarasıyla selam verip her zamanki koltuğuna otururdu. Meyhane kapanınca ona giderdik. Evinin balkonuna oturup sabahlardık. Sonraları hayattan, ölümden, kadınlardan bahsetti hep. Ben susardım. O konuşurken benim konuşmama gerek kalmazdı. Bir gün ona neden “Hızır Acil” dediklerini sordum. Anlattı. Biri yardım istediğinde işini bırakıp gidermiş. Akrabaları, çevresindekiler belli bir zamandan sonra hep arar olmuşlar. Sürekli bir işi de olmamış bu yüzden. Dayısı ameliyat olduğunda işten ayrılıp hastaneye refakatçi olarak gitmişti. Uzun zaman görüşemedik. Dönüp geldi. “Acil durumlarda camı kırınız!” muamelesinden sıkılmıştı belli ki. Ya da ben öyle anladım. Evinde ölü bulduk sonra. Vücudunun kaç kutu ilacı kaldırabileceğini denemiş, limiti aşmıştı. Ardında not da bırakmadı. Ne bana, ne de başkasına. Kitaplarını ben aldım. Ramazan’ın en değerli eşyaları kitaplarıydı. Başucu kitabı vardı. “Çocukluğun Soğuk Geceleri” Ramazan, Tezer Özlü’ye aşıktı. Kitabın ilk sayfasına düştüğü notu gördüm. “Herkes hayatına girer, çıkar. Sonuçta elde var bir. O da sen!” diye yazmıştı. Neden ölmek isteğini anlamıştım. Ne cenazesine gittim, ne mezarını gördüm. Ama bu şehrin mezarlıklarından birindeyse o da en kuytu yerindedir. Galip midyeciye beni tanıştırdı. İsmi “Berzan”dı. Anlamını sordum. “Rehber” dedi. Esmer tenini güneş kavurduktan sonra iyice kararmıştı. Ramazan’a benzemeyen tarafı dinlerken mecburmuş gibi gülümsemesiydi.
Artık öğlenleri, akşamları yemek yemek için dışarı çıkmıyorum. Galiple birlikte yiyoruz. Mustafa Amca’ya mercimek çorbası istiyoruz. Sigarayı bakkalın çırağı getiriyor. Mustafa Amca’yla içersek Galip yoldan bir çocuk çağırıyor. Rakı, meze aldırıyor. Para üstünü çocuğa veriyoruz. Sevinerek koşuyor. Bu semtin çocukları gece yarısından önce eve girmiyor.
Şimdi içeri Berzan girdi. Üniversitede öğrenciyken tramvaya para vermemek için Sirkeci’ye yürürdüm. O zamanlardan alıştım midye yemeye. Çok sevdiğimi söylemiştim. Unutmamış. Getirmiş. Kese kağıdına alabildiği kadar doldurmuş. Diğer elindeki siyah torbada bira var. Odama çıkıyoruz. Teybini de getiriyor. Radyoda Coşkun Sabah “ Bir Gönül Sayfası”nı söylerken midye yiyip bira içiyoruz. İstanbul’a neden geldiğini soruyorum. Orada ölmemek için geldiğini söylüyor. Sabaha kadar konuşuyoruz. Berzan, köyünden, ailesinden bahsediyor. Ramazan’ın bana anlattıklarını ben ona anlatıyorum şimdi. Berzan, Ramazan’a benzediğini bilmiyor.
Bir hafta süren tatilden sonra çantamı topluyorum. Güven Otel’den ayrılıyorum. Bir avuç dolusu anıyla dönüyorum eve. Ne Galip, ne Mustafa Amca, ne de Berzan bilmiyor kendilerini yazdığımı. Otelden ayrılırken Mustafa Amca’yı göremedim. Oğlunun mezarına gitmiş. Berzan da işe. Galip bankonun arkasında bekliyor. Sırtımda çantayı görünce şaşırıyor: “Gidiyor musun? Ne güzel alışmıştık be ağabey!” Galip’e sarılıyorum. Gurbete giden biri gibi. “Hoşçakal Güven Otel!”
29.08.2009
Çukurda başladı çukurda bitti.
-
Andrey Platonov'u ilk defa okudum. Çukur, Sovyet rejimine geçiş esnasında
işçilerin ve henüz proleter olmamış taşra insanının sıkıntılarına ışık
tutark...
1 yıl önce

0 yorum:
Yorum Gönder