Sokağın başındaki tabelada yazan “Pir-i Reis” sokağın 17 numaralı binasının birinci katında paketinden çıkardığı iki sigarayı kırarak çarşafın içinde otla karıştırdı. Zıvana için cüzdanında kartvizit aradı. Balat’ta gittiği lokantanın kartvizitini buldu. Birasına meze olarak hazırladığı esrarı çekmeye başladı.
Odayı seyretmeye başladı, yeni geldiği bir yer gibi. Duvarda babasının askerlik fotoğrafı hemen yanında kendisinin ilkokulda kafasını üç numarayla kazıttığı siyah önlüklü fotoğrafa baktı. Elinde kalem, önünde hiçbir öğrencinin yazmadığı açık duran defter. Kalın dudaklarından çektiği otun dumanını burnundan çıkarırken çocukluğunu düşündü. Büyüdüğü ev, okul sonrası yapılan mahalle maçları, sekiz yaşında aşık olduğu kız, mahalle bakkalından çalınan çikolatalar. Büyüdükçe çaldığı şeylerin masumiyetini yitirdiğini düşündü.Bu kez ağzından çıkardığı dumanı çocukluk fotoğrafının üstüne üfledi.
Bakırköy’deki zengin evlerin birinden çaldığı televizyondaki yansımasına bakıp küfretti. Otuz yaşındaydı. Otuzdan fazla iş değiştirdiği için meslek sahibi de olamadı. Bildiği tek iş hırsızlıktı. Dökülmeye başlayan saçları, esrar ve alkolden çökmüş yüzüyle olduğundan daha yaşlı gösteriyordu ama; yaşı ya da görüntüsü girdiği mekanların hiçbirinde saygı görmesine yetmiyordu. Çoğu kez yaptığı şeylerin hiç sevilmemesinden kaynaklandığını düşünürdü.
Elinde duran bira şişesini gelişi güzel masanın üzerine bırakıp tek odalı evinin balkonuna çıktı. Sokakta top oynayan çocukları seyretti. Akşamın karanlığına inat gol atmaya meraklı çocukların azmini kıskandı. Hayatta hiçbir şey için azmetmediğini düşünerek. Akşamın sessizliğini balkondan sarkan annelerinin bağrışları yardı.
Evden çıkıp mahalle kahvesine gitti. Kafasındaki dumanı atmak için kahve içecekti. Kahvecinin çırağına seslendi:
- Kevseeer!
Çırak boyunun kısalığından görünmediği çay ocağının arkasından fırladı. Üstünde yaşıtlarının ve ağabeylerinin giydiği arabesk şarkıcısının fotoğrafının basılı olduğu tişörtü vardı.
- Buyur Cemil Ağabey!
- Sade kahve getir.
Kahvesini içerken Hindi Remzi içeri girdi. Arkadaşının yanına yaklaşıp:
- Selamın aleyküm
- Aleyküm selam Hindi.
- Akşam meydandaki parkta toplanıyoruz. Gelecek misin?
- Bilmem.
- Ne bilmemi lan! Geliyor musun, gelmiyor musun?
- …
- Aloo
- Bakarız.
Akşam belediyenin mahalleye yaptırdığı, mahallelinin de banklarını çaldığı parka gittiler. Çalınan banklar kapı önü dedikoduları için çoktan köşe koltuğu niyetine kaldırımlara konulmuştu.
Parkta çokta sevmediği arkadaşlarıyla karşılaşınca canı sıkıldı. Geri dönmek istedi. Dönemedi. Görmüşlerdi bir kere. Kısa süren selamlaşmadan sonra herkes yakın arkadaşıyla bir köşeye çekildi. Cemil, Hindi’nin sardığı dalgayı patlatırken babasını düşündü. Kahveden beri arkadaşının durgunluğu Hindi’nin dikkatini çekti.
- Neyin var lan?
- Yok, bir şey.
Döndükleri otu içerken babasını düşünmeye devam etti. Evden ayrılalı on yıldan fazla olmuştu. Yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu. Eve geç kaldığı için yediği dayaklardan sonra kendisinin değil babasının yorgunluktan sızacağını bildiğinden köşeye çekilip beklerdi. Sonra gerisin geri tekrar sokağa. Son arkadaşı da evine gittikten sonra mutfağın camından içeri girerdi. Yaşı ilerledikçe tokat atmaktan sıkılan babası yumruk atmaya başladı. Sırf bu yüzden hiçbir kavgaya girmekten korkmadı.Yiyebileceği dayaklar zaten istiap haddini doldurmuştu. Babasıyla konuşabilen çocukların yedi ceddine sövdü. Sık sık bütün mutsuz, babasından nefret eden çocukları toplayıp mutlu olan kim varsa değerli tüm şeylerini çaldırmayı düşünürdü. Çocuk hırsızlar. Hırsızlığının mecburiyetten kaynaklanmadığını biliyordu. Aslında hırsızlığının – çalma tutkusunun – hastalık olduğunu bilse…
- Hindi.
- Hı
- Babam beni düşünüyor mudur?
- Siktir et.
Sinirlerinin gevşemesiyle gülmeye başladı. Odasına döndüğünde balkona çıkıp ayaklarını mavi balkon demirinden sarkıttı. Küçükken balkondan sarkıp yoldan geçenlerin kafasına tükürdüğü geldi aklına. Güldü. Güneş doğarken oturduğu yerden kalkıp açıldığında yatak olabilen kanepeye kendini bıraktı. Uyurken kendini seyredebilse kendisinin bile zararsız göründüğüne şaşırırdı. Kaç ev, kaç araba soymuştu? Bilmiyordu. En çokta girdiği evden varsa oyuncak çalmak. Bir tek çaldıklarından onları satmazdı. Oynamazdı da. Masanın üzerine koyup seyrederdi. Çocukluğunu seyreder gibi.
Öğlen olduğunda ancak uyanabildi. Masanın üzerindeki sürahiden su içerken eline aldığı kumandayla kanalları dolaşmaya başladı. Durduğu kanaldaki dizinin kahramanın ağzından kendi hayatına benzer şeyler dökülüyordu.
- Otuz beş yaşındayım. Daha hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın. Ama kenarındayım o kesin hem de en kenarında. Tıpkı bizim mahalle gibi.
Evinin iki metre karelik banyosunda duş aldıktan sonra çıktı. Topuğuna bastığı kösele ayakkabısının burnuyla kola kutusuna vururken yarım yamalak bildiği bir şarkıyı ıslık çalmaya başladı. Nereye gideceğini bilmeden dolaştı. Sonra askerlikte bile kurtulamadığı İstanbul’un nöbet tutarken seyrettiği köşesine gitmeye karar verdi.
Üsküdar’da indiği vapurdan Beykoz otobüse binip sıralı koltuklardan birine oturdu. Otobüsten Kuleli’de inip askeri liseye yürüdü. Askerken nöbet tuttuğu köşede başkası vardı şimdi. Neredeyse on yıl olmuştu askerliği biteli. Neredeyse on yıldır gelmiyordu. Çevrenin değişmemiş olmasına şaşırdı. Gömlek cebininden çıkardığı sigarından bir tane alıp kibritiyle yaktı. Üç metre uzağında bir çocuğun babasıyla balık tuttuğunu gördü. Babasıyla ne balık tutmuştu ne de oyun oynamıştı. Bir kez annesi ölmeden gittikleri lunapark vardı aklında. Babasına bir ağız dolusu küfür savurduktan sonra sigarasını denize fırlattı.
Yürümeye başladı. Kanlıca’ya kadar gelmişti. Çay bahçesindeki çifteleri gördü. Kıyıdaki masalardan birine oturup çay söyledi. Otuz yaşındaydı ama hiçbir kadınla bir çay bahçesinde oturup çay içmemişti. Umurunda da değildi. Kendisi bile kendisine katlanamazken bir kadının…
Kanlıca’da çay içip mahallesine döndü. Kendini en rahat hissettiği yere. Adam yerine konulduğu tek yere. Apartmandan içeri girdikten sonra kapısında polisle karşılaştı.
- Yürü!
- Ne oldu?
- Anlarsın ne olduğunu.
Cemil’i evden alan polis Bağcılar Merkez Karakolu’na götürdü. Defalarca geldiği karakolun sorgu odasında komiseri bekledi. Neye kızdığı belli olmayan komiser her zamanki selamıyla içeri girdi.
- İşler nasıl?
Cemil her zamanki yalanıyla komiserin selamına karşılık verdi.
- Bıraktım.
- Sen mi?
- Evet.
- Siktir lan.
- …
- Sırıtma! Sinirliyim, yorgunum. Çabuk soracağım. Çabuk cevap ver.
- …
- Dün gece bir ev soyuldu. Yüklü para kaldırılmış. Sen miydin?
- Bıraktım dedim ya.
- Dalga geçme lan orospu çocuğu. Sen miydin?
- Hayır. Evde çocuk da var mıymış peki?
- Evet. Çocuk kaçırmaya da mı başladın? Ne yapacaksın çocuğu?
- O zaman kesinlikle ben değilim.
- Anlamadım.
- On senedir beni sorguluyorsunuz tanımış olmanız lazım artık. Evde oyuncak varsa çalmadan çıkmam. Ben değildim.
…..
Cemil’in sorgulandığı gece köşedeki birahanede kafayı bulan ellisini aşmış inşaat bekçisi Ali anahtarıyla dördüncü kez denediği evinin kapısından içeri nihayet girebildi. Evinin duvarındaki fotoğraflara bakıp, her sarhoş olduğu zamanki gibi ağlamaya başladı. Ağlamanın ardın da sızdı.
Otuz yıldan fazladır geceleri inşaat bekçiliği yapan Ali öğlene kadar uyuduğundan güneş göz kapaklarına vurunca uyandı. Samsun paketinden sigarasını çıkarıp yaktı. Sigarsını içerken evden kaçan çocuğunun atamadığı karyolasına baktı. Oğlunu düşünürken sigarasından peş peşe çektiği dumanı geçmişe gönderdi.
Diğer insanların tersine sabah geldiği işinden oğlunu düşünüp yatardı. On beş yıl önce karısını kaybetmiş, daha sonrada çocuğu evi terk etmişti. Yalnızdı. Evde oturmaya alışkın olmadığından mahallede emeklilerin doldurduğu kahveye gitti. Çay söyleyip önündeki gazeteyi karıştırmaya başladı. Her kahvede olduğu gibi futboldan, ganyandan, paradan, parasızlıktan konuşan insanlardan kendini soyutlayıp geride bıraktığı hayatını düşündü. Karısını kanserden kaybetmiş; attığı dayaklardan, gösteremediği sevgisi yüzünden sonunda oğlunu da evden kaçırmıştı. Dünya üzerinde nefes alan hangi canlı vardı kendisinden bu kadar nefret eden… Çok denedi geceleri beklediği inşaatın en üst katından kendini boşluğa bırakmayı; ama yapamadı. Belki bir gün görürüm umuduyla senelerini biriktirmişti.
…..
Cemil, üç gün kaldığı karakoldan evi soyan hırsız yakalanınca çıktı. Mahalleye girdiğinde Kevser’in koşarak kendisine yaklaştığını gördü. Kevser:
- Cemil Ağabey! Cemil Ağabey!
- Yavaş lan. Çatlayacaksın.
- Remzi Ağabey… Cemil Ağabey.
- Ne olmuş Remzi’ye.
- Öldü ağabey.
- Nasıl?
- Bilmiyorum. Ustam kahveye gelsin dedi.
- Tamam.
Cemil, eve uğramadan direkt kahveye gitti. Kahvenin sahibi oturduğu yerden kalkıp Cemil’i karşıladı. Cemil selam bile vermeden:
- Nasıl olmuş?
- Gaspa girdiği emekli albaymış. Adam, Hindi parayı alıp giderken arkasından vurmuş.
- Orospu çocuğu.
- Akşam parkta Hindi için buluşacağız.
- Olur.
Cemil parka geldiğinde Remzi’yi tanıyan kim varsa hepsini orada gördü. Arkasından mevlut yapamayacaklarından hepsi getirdiği otu sarıp Hindiyle olan anılarına takla attırdı.
…..
Ali arkadaşıyla birlikte gittiği birahanede oğlunu düşünmeye devam etti. İçtiği üç duble rakıdan sonra konuşmaya başladı.
- Nerededir şimdi?
- Kim?
- Oğlum. Cemil.
- Düşünme artık.
- Düşünmediğim tek bir gün bile yok.
- …
- Benim yüzümden gitti.
- …
- Oysa ben adam olsun diye…
- Oldu mu bari?
- Bilmem.
…..
Cemil, Cebindeki paranın durumuna baktı. Sigara almaya yetecek kadar bile parası yoktu. Bir şeyler çalıp satmalıydı.
Sarıyer’de balkonundan girdiği evin odalarında dolaşmaya başladı. Masa başında önündeki otuzbeşlik rakıdan sızmış adamın arkasındaki fotoğrafa baktı elindeki fenerle. Duvarda esmer bir adamın askerlik fotoğrafı hemen yanında siyah önlüklü elinde kalem tutan ilkokul öğrencisinin fotoğrafını gördü. Ayakları evin zeminine saplandı. Bir adım atsa büyüyecekti sanki. Yapamadı. Boğazına oturan çocukluğunu yutkunamadı. Elindeki feneri düşürdü. Feneri yerden alırken camın önündeki çocuk karyolasına, karyolanın üzerindeki oyuncaklara baktı. Cemil, girdiği evden oyuncakları çalmadan çıktı.
04.07.2009
Çukurda başladı çukurda bitti.
-
Andrey Platonov'u ilk defa okudum. Çukur, Sovyet rejimine geçiş esnasında
işçilerin ve henüz proleter olmamış taşra insanının sıkıntılarına ışık
tutark...
1 yıl önce

0 yorum:
Yorum Gönder