İzin formunu doldurdu. Daha önce nisan ayında tatile çıkmadığı için bilmiyordu nereye gideceğini. Önemi de yoktu zaten. Tek istediği biraz uzaklaşmaktı. İstanbul’dan, evden, işten, herkesten.
Önünde geçilmesi gereken dersler, verilmesi gereken sınavlar vardı; ama umurunda değildi. Sadece O’nu düşünüyordu. Aklında bir tek o. Tüm bunları anlattığı tek bir kişi vardı çevresinde. İçinde bulunduğu durumu anlayabilen, ağlasa bile yadırgamayacak biri. Birgün sigara içerken yanına gelip durgunluğunun nedenini sordu. Derdinin bir sigara içimlik zamandan büyük olduğunu söylediğinde arkadaşı öğle paydosunda kahve içmeye götürdü.
Hikayesini kusmaya başladı. Nasıl acı çektiğini, aşamadığı problemini anlattı. Arkadaşı, dinledikten sonra benzer şeyleri yaşadığından mıdır bilinmez ince bir tebessümden sonra konuşmaya başladı. Otuz beş yaşın tecrübesiyle anlattı durumunun sandığı kadar kötü olmadığını, herkes gibi ayrılığın kendi başından da geçtiğini.
Akşam işten geldikten sonra evdekilere izine ayrıldığını, birkaç günlüğüne tatile gideceğini söyledi. “Nereye?” sorusuna verilecek cevabı, sanki planlamış gibi “Adalar” oldu. Oysa düşünmemişti nereye gideceğini. Çantasını hazırladı. Birkaç parça giyecek, birkaç kitap.
Sabah yola çıktı. Önce Kadıköy’e gitti, ardından Adalar iskelesine. Fazla beklemeden bindi gelen vapura. Baharda boş olacağını tahmin ettiği vapur turist doluydu. Bir sürü çocuk, bir o kadar yetişmemiş yetişkin. İçinden küfür etti bağıran çocuklara. Kitap okumaya yeltendi ama gürültüden elindeki kitabı okuyamadan tekrar çantasına koydu.
O geldi aklına yine. Oysa en çokta O’nun hayalinden, düşüncesinden kurtulmak için çıkmıştı tatile. Adalar’a ilk kez birlikte gelişlerini hatırladı. Temmuz sıcağında, yer bulamadıkları için ayakaltında bir yere oturduklarını. Hallerinden şikayetçi değillerdi. Oysa ikisi de nefret ediyordu kalabalıktan. Akıllarından ilk o vapurda geçti sevgili olmak. O vapurda aşık oldular birbirlerine. Bunları düşünürken vapurun Büyük Ada’ya geldiğini fark etti.
Vapurdan indikten sonra ilk işi yemek yemek oldu. Karnı doyduktan sonra kalacak bir yere ihtiyacı olduğunu fark etti. Doğruluğuna inandı, ihtiyaçlar hiyerarşisinin. Lokantanın garsonuna kalabileceği ucuz bir pansiyon olup olmadığını sordu. Yediği yemeğin parasını ödedikten sonra garsonun işaret ettiği tarafa yürümeye başladı. Bahçe kapısında “İdeal Pansiyon” yazan yere girdi. Pansiyon, çam ağaçları arasında eski bir konaktı. Zile basmaya lüzum görmeden hafif aralık olan kapıdan içeri girdi. Kimseyi göremeyince şaşırdı. Eski konak terkedilmiş gibiydi. Sonra kapılardan birini tıklatıp birinin çıkmasını bekledi. İçerden orta boylu, orta yaşlı, dişleri sigara içmekten sararmış bir kadın sırıtarak çıktı. Boş oda olup olmadığı sorusuna, sanki kalan başka birileri varmış gibi biraz düşündükten sonra evet dedi. Dudaklarında aynı sırıtmayla birlikte adamı yukarı çıkardı. Adam odayı görmeden, kalacağını söyleyip odanın geceliğinin kaç para olduğunu sordu. İlk gecenin ücretini ödedikten sonra odaya girip kendini sert yatağa bıraktı. Her zamankinin aksine uykuya dalması uzun sürmedi. Uyandığında akşam olmuştu. Odasına baktı. Eski elbise dolabı, eski masa ve eski yataktan ibaret odada kendi rahat hissetti.
Biraz dolaştıktan sonra rastgele bir meyhaneye girdi. Rakı isteyip sigarasını yaktı. O’nu düşünmeye başladı yine. Aklından çıkaramadığı yüzü geldi gözlerinin önüne. Sonra gülüşü, heyecanlı konuşmaları. Sarhoş olmasına yetecek içtikten sonra hesap isteyip kalktı. Odasına gidip yazmaya başladı aklından geçenleri. Yazdığı cümlelerin arasında kayboldu.
Sabah, hayatında ilk kez martı sesleriyle uyandı. Yoldan geçen faytonlardaki atların nal seslerini duydu. Odanın balkonuna çıkıp gerindikten sonra dökülmeye başlayan çatının arasındaki kuş yuvasını gördü. Gülümsedi. Her şeye boş vermek istedi. O’na bile.
Ayakta kalabilmenin yediği yumrukları sindirebilmesiyle doğru orantılı olduğunu anladı. Tüm sancıları geçtikten sonra defterinin arasından fotoğraflarını çıkardı. Çantasını alıp pansiyondan çıktı. Bindiği vapurun açık kısmından sevdiği kadının bütün fotoğraflarını denize bıraktı. Fotoğraflar vapurun çıkardığı köpüklerin arasında kaybolup gitti.
Dudağında ezbere bildiği tek şiirin son dizeleriyle evin kapısında içeri girdi:
“ Gelme! Dağıtma yalnızlığımı!”
24.04.2009
Çukurda başladı çukurda bitti.
-
Andrey Platonov'u ilk defa okudum. Çukur, Sovyet rejimine geçiş esnasında
işçilerin ve henüz proleter olmamış taşra insanının sıkıntılarına ışık
tutark...
1 yıl önce

0 yorum:
Yorum Gönder