Çok mutsuz sonların birinci şartı çok mutlu başlangıçlardır. HAKAN GÜNDAY

11 Eylül 2009 Cuma

BASİT EŞİTSİZLİKLER

Birinin kederi diğerinin mutluluğuysa mutlu olan da aslında mutsuz değil midir?

Selim, arkadaşına para göndermek için girdiği Şişli Postane’sinde önünde bekleyen seksen altı kişi vardı. Dijital tabelaya bakıp sıranın kendisine gelmesini beklerken kimsenin oturmadığı iki travestinin yanına oturup onları dinlemeye başladı. Sarışın, çiğ mavi gözlü olanının içeri girdikten sonra kendine baktığını fark etti. Yanındaki saçlarını turuncuya boyatmış olanı arkadaşını dinliyordu.

­­­­- Geçen hafta ne kadar kazandın?
- Üç yüz dolar.
- İyi kazanmışsın kız
- Sen?
- Yüz.
- Dün bir adam aradı. Yüz dolar dedim.
- Ee
- Ne kadar kalacağız dedi (?)
- Manyak!
- Ayak numaramı sordu. Ayak faşisti miymiş ne?
- Ayak fetişisti canım.
- Her ne …
- …
- Aysun’u bu ay sonu evden çıkaracağım. Eksik de getirse oda parasını alacağım sonra yallah.
- Yazık be!
- Ne yazığı? Bana yazık asıl. Psikolojimi bozdu. İki senedir ben bakıyorum. Yeter.
- Sokakta mı kalacak?
- Silikonlarını aldırsın, saçını kestirsin, anasının evine dönsün. Çekemem artık.
- Dönmek kolay değil bu işlerde.

Travestilerin kimseyi umursamadan konuştukları postaneden içeri onlardan daha çirkin bir kadın girdi. Az sonra söyleyeceği şeyin sonunu tahmin edebilseydi eğer kafasını çevirmeden geçerdi.

- Ay! Bunlar ne be?

Her kavgada kalınlaşan sesleriyle cevap verdiler:

- Beğenemedin mi geri zekalı?
- Beğenemedim geri zekalı.

Travestilerin cevabı bu kez çok daha sert oldu. Sarışın olanı çantasından jileti çıkarıp iki parmağının arasına sıkıştırdıktan sonra kadının suratına hayatı boyunca taşıyacağı çarpı işaretini çizdi.

Selim postaneden çıktıktan sonra Taksim’e yürüdü. Her zaman gittiği Yeşilçam Sokağı’ndaki birahaneye oturup bira söyledi. Akşam oldukça birahaneye gelenlerin sayısı da arttı.



Zeynep, akşam mesaisini bitirdiği Ortaköy’deki eczaneden çıkıp eklem romatizması olan kadın yazarın iğnesi vurmaya gitti.

- İyi akşamlar Münevver Hanım.
- İyi akşamlar.
- Nasılsınız bugün
- Nasıl olayım? Yaşlılık, ağrılar…
- Düne göre iyisiniz ama değil mi?
- Eh. Sen nasılsın kızım?
- İyiyim. Vurayım mı, iğnenizi?
- Acelen yoksa otur biraz soluklan.

Münevver Hanım’ın boğazı gören balkonuna geçtiler. Köprünün değişen ışıkları Münevver Hanım’ın tek eğlencesiydi.

- Bak nasıl değişiyor?
- Efendim.
- Köprünün ışıkları. Bak
- Aa evet.
- Ne kadar güzel değil mi?
- Evet. Kitabınız bitecek mi yakın zamanda?
- Bilmiyorum. Bu ağrılar olmasa bitecek ama…
- Ben her gün gelip iğnenizi vuruyorum ya Münevver Hanım. Aşk olsun.
- Sağ ol. Sen de olmasan yataktan çıkamayacağım.

Zeynep, iğnesini vurduğu kadının evinden iki saat sonra çıktı. Otobüse binip Beşiktaş’a geldi.Taksim dolmuşuna binmek için yürüdü. Taksim’e gittiğinde her zamanki gibi kalabalık buldu. Çok fazla kalmayacaktı. Bir şeyler içip eve gidip uyuyacaktı. Uzun süredir gitmediği birahaneye gitmeye karar verdi. Oraya vardığında oturacak boş masa kalmamıştı. Başka bir yere de gitmek istemediğinden tek başına oturan birinin yanına yaklaşıp:

- İyi akşamlar.
- Buyurun.
- Boş masa kalmamış da sizin için sakıncası yoksa oturabilir miyim?
- Tabi.
- Teşekkürler.
- Rica ederim.
- Zeynep.
- Selim
- Memnun oldum.

Aşk, ne kadar rastlantısal başlarsa o kadar acı çektirir (!)

Her ikisi de birbiriyle konuşmadan önlerindeki biralarını içtiler. İçtiği ikinci biradan sonra sessizliği Selim bozdu.

- Aslında içmemem lazım.
- Neden?
- Antidepresan kullanıyorum.
- Öyle mi? Ne kullanıyorsunuz peki? Özür dilerim. Eczacıyım da alışkanlıktan sordum.
- Önemli değil. Prozac, Rexapin bir de Atarax.
- Aşırıya kaçmadığınız sürece çok da problem değil.

Birasını ilk bitiren Zeynep oldu. Birasını bitirdikten sonra da “İyi akşamlar” deyip kalkıp gitti.

Selim çakır keyif kalktığı birahaneden evine yürüdü. Evi dört katlı binanın üçüncü katındaydı. Evinin Beyoğlu’nu gören penceresinin önüne sandalye çekip dışarıyı seyretmeye başladı. Değişmeyen hayatına aldırış etmese çok daha iyi olurdu ama …

Sabah işe gitmek için kalktığında aynaya baktı. Beğenmedi kendini. 09:00 – 17:00 çalıştığı marketten içeri girdiğinde müdürle karşılaştı.

- Günaydın.
- Günaydın Selim Bey. Yine tıraş olmamışsınız. Özen gösterelim lütfen.
- Haklısınız. Özür dilerim.

Homurdanarak çalıştığı kasaya oturdu. İndirimleri anons eden kızın sesi de olmasa daha rahat hissedecekti kendini. Olmadı. İndireme meraklı kadınların marketti doldurmasıyla çalışmaya başladı. Çalışanların dinlemekten bıktığı müziklerin kaçıncı çalınışı olduğunu hepsi unuttu.

Sigara içmek için mola verdiğinde dün masasına oturan kadını düşündü. Sahi adı neydi? Hatırladı. Zeynep. Tekrar karşılaşırlar mıydı? Kim bilir?



Zeynep, arkadaşına eski sevgilisinden bahsetmek için işten erken çıktı. Herkes biliyordu sevgilisinden ayrıldığını. Arkadaşına giderken yol üstündeki markete sigara, şarap almak için girdi. Kasada sıra beklerken kasiyere baktı. Dünkü adam değil miydi o? Evet. Hani antideprasan kullanan. Adı neydi? Sinan. Yok Selim’di.

Sıra kendine gelmişti. Zorda olsa gülümseyerek:

- Merhaba
- Aa ! Merhaba
- Burada çalıştığınızı bilmiyordum
- Burada çalışıyorum.
- Çok sık gider misiniz?
- Nereye?
- Beyoğlu’na. Dün gittiğiniz yere.
- Hayır. Yani bazen.

Zeynep ayrıldığı marketten arkadaşının evine do­­ğru yürüdü.



Zeynep’le Funda’nın arasındaki diyalog konuşmanın onuncu dakikasında monologa dönüştüğü için Zeynep yine kendi kendine konuştu. Arkadaşının evinden gözleri kızarık, dibe vurduğunu hissederek çıktı. Yanında ağlayabildiği tek kişiydi Funda. Üniversiteden beri arkadaştılar. Başka kimsenin yanında ağlayamazdı. Çevresindekiler onu güçlü biri olarak tanıyorlardı. Zeynep de buna göre davranırdı. Gerçek hiç de öyle değildi. Ayrılıklar kimseyi Zeynep kadar zorlamamıştır. Bunu için en çok aşık olmaktan korkuyordu. Şimdi yine terk edilmişti. Yalnız kaldı. Başka bir şeyden korkmamayı öğrenmişti de aşık olmamayı becerememişti. Evine döndüğünde aynanın karşısına geçip dağılmış makyajını temizledi. Kemerli burnuna baktı. Zeynep kendini beğenmese de güzeldi.

Kendine güvensizliğin geleceği son nokta aynalardan kaçmaktır.

Selim kendine söylediği yalanlara inanabilseydi karşısına çıkıp “Sana aşığım” derdi. Oysa aynaya bakmaya bile cesareti yoktu. Özgüven neyse, o Selim de bulunmuyordu. Umudun en son uğrayacağı yer Selim’di.

Selim evden çıkarken kravat takmazdı. Bütün kravatları çalıştığı kasanın çekmecesindeydi. Sorduklarında: “Kravat sembolik. Burada takıyorum. Çünkü buraya gelmeden işi düşünmüyorum. İş, kravatı çıkardığımda bitiyor. İşi kafamda eve götürmüyorum.” Kimse beğenmese de Selim bahanesini severdi.

Selim eve gittiğinde sevdiği sessizliği bozan telefon oldu. Arayan babasıydı.

- Alo! Selim.
- Buyur baba.
- Yarın işten izin al doktora götür beni.
- Annemle gitsen baba.
- Oğlum, annenin bir sürü işi var. Azıcık babanla ilgilen.

Ailesi aramasa Selim anne babasını hatırlamazdı. Market müdürüne telefon edip yarın için izin aldı.



Babasını hastaneye götürürken ameliyat olacağını hiç tahmin etmemişti. Babası daha önce çektirdiği röntgenleri gösterdiğinde doktor ameliyathaneyi hazırlamaları için hastane idaresine telefon etti. Önce hastayı hastanenin 822 numaralı odasına taşıdılar. Sonra üzerine hasta önlüğü giydirip ameliyathaneye götürdüler. Selim, babası ameliyathaneye götürülürken annesine telefon etti.

Ameliyathanelerin genellikle zemin katın altında bulunmasının nedeni hastalara toprağa yakın olduklarını hatırlatmak içindir. Annesi geldiğinde Selim ameliyathanenin önünde volta atıyordu. Annesine yerini devrettikten sonra kapıya çıkıp sigarasını yaktı. Ameliyathanenin kapısında kendisi gibi volta atan ve sıralı koltuklarda oturup ağlayan akrabalarına tuhaf tuhaf bakan adam telefonla konuşuyordu. “Anneme kan lazım. 0 rh negatif. Üç ünite kana ihtiyacımız var. Akrabalara telefon edin!”

Selim telefon konuşması biten adamın yanına sokulup sigara uzattı. Beriki sigarayı alırken karşısındaki 1.90’lık genci süzdü.

- Geçmiş olsun.
- Sağol.
- Demin telefonda konuşurken duydum. Benim kan grubum da 0 rh negatif. İsterseniz verebilirim.
- Çok teşekkür ederim.

Selim belki adamı rahatlatmak belki de içindeki merakı gidermek için konuşmaya başladı:

- Anneniz mi?
- Evet.
- Ne ameliyatına girdi?

Adam, karşısındaki kan verecek olmasa çoktan siktir ederdi.

- Kalp ameliyatı. Doktoru ameliyatın iyi geçtiğini söyledi. Bulduğumuz kanların hepsini kullanmışlar. Tekrar lazım olabilirmiş.
- Ben de geçen yıl babaannemi kaybettim. Ne kadar yaşarsa yaşasın her ölüm insana erken geliyor.
- Aslında annemin ölümüne kendimi hazırladım. Bundan altı ay önce oğlumu kaybettim. On yedi yaşındaydı. Hiçbir ölüm bu kadar erken olamaz. Olmamalı.
- …
- Karımla beraber depresyon tedavisi görüyoruz. Kadın günde dört ilaç kullanıyor. Oğlumu kaybettikten sonra annemin ölümü sarsmaz beni artık.

Selim kendi halini karşısındakinden çok daha iyi buldu. Kendisinin de ilaç kullandığını söylemeye çekindi.

- Başınız sağolsun.
- Sağol.

Selim kan verdiği odadan çıktığında teşekküre gelen hasta yakınları arasında Zeynep’i gördü. Zeynep de en az Selim kadar bu karşılaşmaya şaşırdı. Bu kez ilk gülümseyen Zeynep oldu.

- Teşekkürler.
- Rica ederim.
- Hastana akrabanız mı?
- Evet. Anneannem.
- Geçmiş olsun.
- Sağolun. Tekrar teşekkür ederim.

Selim vücudundan çıkan bir ünite kanın getirdiği tesadüfe şükretti. Aşık olduğunu söylese miydi? Hayır. Vazgeçti. Bu durumdaki birine söylenecek en son şeydi. “Bir daha karşılaşırsak o zaman söylerim.” diye kendini avuttu.

Babasını odaya çıkardıklarında annesine acıkıp acıkmadığı sordu. Kaldıkları özel hastane refakatçiye yemek vermiyordu. Annesi yine de yemek istemedi. Annesi altı aylık maaşını ameliyat için özel hastaneye verip, pahalı kantinden yemek yemeyi istemeyenlerdendi.

Gece hastanenin önünde belki görürüm umuduyla çıktığında yaşlı kadın ameliyattan çoktan çıkmış, Zeynep’le birlikte tüm yakınları kadını yoğun bakıma bırakıp gitmişlerdi.

Selim acilin kapısında sigara içerken kısa boylu, şişman hastabakıcının hademelerden birine kırıtışını seyredip güldü. Hastabakıcı çirkin hademeye: “Gecenin biri oldu. Beni postanenin önüne bırakır mısın?” Adam Selim’in hiçbir zaman hissedemeyeceği özgüvenle: “İşim var. Olmaz” deyip paspasını kapıp hastanenin içinde kayboldu.



Hayatta en güçlü insanlar dibin tozunu üstüden silkelemeyenlerdir. Hiçe karışmak sanıldığı kadar zor değildir.

Zeynep otomobil müzesinde gezerken 1965 model Ford Pikap’ın önünde durdu. Arabanın aynasında Selim’i gördü. Bu kez konuşmayı başlatan Zeynep oldu.

- Merhaba
- Merhaba
- Eski model arabaları sever misiniz?
- Evet. Ama artık bana sen deyin.

Selim, Zeynep’in gösterdiği samimiyeti abartıp, aslında hiç huyu da olmadığı halde, elinden tutup kapıya çıkardı. Kendisine verdiği sözü hatırlamıştı.

- Seni seviyorum.
- …
- Aslında hastanede karşılaştığımızda söyleyecektim; ama sen gitmiştin.

Zeynep bu kadar ani gelen iki kelimelik cümlenin şaşkınlığından:

- Ben de senden hoşlandım. Yani beğeniyorum ama…
- Hiçbir şey söyleme! Yarın akşam ilk karşılaştığımız yerde bekleyeceğim seni.
Gelmezsen umarım bir daha karşılaşmayız. Gelirsen bileceğim ki sevgilimsin.

Zeynep’in söylediği yalan Selim’in yüzünde tebessüme dönüştü. Selim otomobil müzesinden çıktığında gülüyordu. Yarını Selim’den çok düşünen Zeynep oldu. Gitse miydi? Giderse bu yeni bir ilişki demekti. Gitmezse aynı adamın arkasından üzülmeye devam edecekti. Bu muydu? Üzülmemek için birini üzmek. Ayrılsa bile Zeynep Selim’in arkasından ağlamayacaktı.

Sabah kalktığında akşamı düşünen yine Selim’den çok Zeynep oldu. Saat ilerlerken heyecanı da artıyordu. Gidecekti. Ne kaybederdi. Hep terk edilen kendisi olamazdı ki.

Selim, sabah kalktığında tıraşını oldu, uzun zamandan sonra evinde kahvaltısını yaptı, işe küfür ederek değil şarkı söyleyerek gitti. Markete geldiğinde değişikliği ilk fark eden müdürü oldu.

- Günaydın Selim Bey.
- Günaydın.
- Her şey yolunda galiba.
- Evet.

Selim, Zeynep’in geleceğini nerden biliyordu? Neden bu kadar emindi? Kim bilir. Önemli olan söylemekti, söyleyebilmekti sevdiğini. İşte söylemişti. O gün boyunca tekrarlanan şarkıların hepsine eşlik etti. Akşam, işten ilk kez kravatını çıkarmadan çıktı. Buluşma için saat söylememişlerdi. Selim Taksim’de çingene kadından aldığı bir demet papatyayı İstiklal Caddesi’nde meşale gibi taşıyarak Yeşilçam Sokağı’na girdi. Her zaman oturduğu masaya oturdu. Bir şey isteyip istemediğini soran garsona “Daha sonra” diyerek saatine bakmaya başladı.

Zeynep geldiğinde Selim üçüncü sigarasını bitirmek üzereydi. Zeynep’i görünce ayağa kalktı, elini uzattı. Zeynep’in vücuduna oranla ellerinin büyüklüğüne şaşırdı. Masanın üzerindeki çiçeğe bakan Zeynep:

- Çiçekler benim sanırım.
- Af edersin. Evet senin.
- Çok güzeller. Papatya en sevdiğim çiçektir. Teşekkür ederim.

Yalnız oturduğu masadan Zeynep’le birlikte kalkan Selim kendini bu kadar mutlu hissetmemişti. Onları bir araya getiren tesadüfler birbirinden bu kadar farklı iki insan olduğunu bilseydi hiç zaman kaybetmezdi.



Asla başlamaması gereken birliktelikler platonik aşklardır. Çünkü platonik aşkta karşındakini istediğin kalıba sokar, her hareketine farklı bir anlam yüklersin. Aşık olduğun kimsenin de sıradan biri olduğunu anladığında hüsran kaçınılmazdır. Platonik aşk birlikteliğe dönüştüğünde sonuç hayal kırıklığıdır.

Artık her akşam iş çıkışında kravatını da boynunda götüren Selim, yorgun ama mutluydu. Sevdiği kadının kendini hayata bağladığını düşündükçe ayakları yere daha sağlam basmaya başladı. Ayağını hayat dediği yerden kaydıran yine aynı kadındı.

Zeynep’in gezme merakı Selim’in uyuşuk bünyesini harekete geçirdiğinden artık daha rahat uyumaya başlamıştı. Uykudan önce düşündüğü şeyle sabah kalktığında ilk aklına gelen şey aynıydı. Zeynep.



Zeynep Selim’in aksine mutlu değil huzurluydu. Belki geride ağlanacak erkek kalmadığından belki de “hayatımda ilk kez biri bana bu kadar ilgi gösteriyor” düşüncesi onun da geceleri rahat uyumasını sağlıyordu.
Birlikte gittikleri konserde sevgilisini öperken grubun solisti Deniz, Selim’in içinden geçenleri söylüyordu. “Ruhumu ateşlere kefene sarıp atıver benimle!” Konserden çıktıklarında konser salonun sokağında Zeynep, eski sevgilisini gördü. Selim’in elini bıraktı. Selim hiçbir şeyden habersiz kulağında kalan şarkılardan birini söylüyordu.




Sonraki akşam Selim’i eken Zeynep soluğu Funda’nın yanında aldı. Bu kez konuşurken konu Funda’nın da ilgisini çekmiş olacak ki diyalog monologa dönüşmedi.

- Dün Selimle konsere gittik.
- Ee
- Konser çıkışında onu gördüm
- Kimi?
- Cenk’i.
- Evet.
- Göz göze geldik. Selim’in elini bıraktım. Galiba hala aşığım.
- Selimle konuştun mu peki?
- Hayır. Nasıl söylenir ki.
- Olabildiğince basit.
- …

Arkadaşının evinden çıktığında vakit gece yarısına yaklaşmıştı. Takside evine giderken yarın yapacağı konuşmayı kurmaya başladı. Funda “Olabildiğince basit.” demişti. Söylemeliydi. Sonra Cenk’e gidip yalvarması gerekiyorsa yalvarmalı içindekilerin peşinden gitmeliydi.

Akşam buluştuklarında her şeyden bihaber olan Selim, sevgilisine dudağını uzattı. Zeynep’e dünyanın en zor işiymiş gibi geldi kendisini seven adımı öpmek. Konuya nereden gireceğini bilmeyen Zeynep, sıradan bir soru sorar gibi:

- Daha önce aşık oldun mu?
- Nerden çıktı şimdi?
- Oldun mu? Söyle!
- Tamam. Oldum. Üniversiteyken. Ben üniversitenin yüksek okulundaydım o hukuk fakültesinde. İsmi Oya’ydı. Boynundan kırmızı atkısını çıkarmazdı. Fakültenin kantininde arkadaşlarıyla hararetli hararetli konuşur, okuldan çıktığında Üsküdar Vapuru’nun açık kısmında çay termosunun içine şarap koyup içerdi. Gizliden onu seyrederdim. Hiç açılmadım. Zaten sonraki sene benim okulum bitti. Bir daha da görmedim. Oldu mu?
- …
- Peki sen?

Zeynep bu sorunun sorulmasını beklerken cevabın bu kadar zor olacağını düşünmemişti.

- Evet. Hala da aşığım. Sana söylemem gerek. Dürüst olalım. Sana aşık değilim. Sevdiğimi sandım, yanılmışım. Aslında çok iyi birisin. Belki farklı bir zamanda karşılaşsaydık ilişkimiz devam edebilirdi ama bu durumda yaptığım şey seni kandırmak olur. Özür dilerim.

Zeynep’in söyledi yalan bu kez Selim’in yüzünde hayal kırıklığına dönüştü.




Ayrıldıkları günün üstünden altı ay geçmişti. Selim hala unutamamıştı. Sanki buluşma sözü vermiş de birazdan gelecekmiş gibi aynı yere bakan Selim’in gözü daha önce birlikte oturdukları masaya kaydı.

Selim en sevdiği yazarın “Riyakarlık tesellide son haddini bulur.” sözünü çantasından aynası eksik etmeyen kadınlar gibi hafızasında taşıdığı için insanların başkalarının derdini dinlerken samimi olacaklarına inanmazdı. İşte bu yüzden bütün sırlarını sonradan yırttığı kağıtlara gömerdi. Selim okyanusu yüzebilir ama göz yaşında boğulurdu. Bunu bildiği için halka açık yerlerde ağlamamayı prensip edinmişti. İki yıl Beyazıt’ta okumasına rağmen Sultanahmet’teki Caferağa Mederesesi’ni bilmeyişine tekrar hayret etti. Onu ilk kez buraya Zeynep getirmişti. Zeynep, buraya önce seramik, daha sonra ahşap boyama kursuna gelmişti. Zeynep ne zaman terk edilse kendini el sanatlarına verirdi. Selim birlikte çektirdikleri tek fotoğrafın buranın hatırası olduğunu unutmuş olsa “o” masaya bakıp geçmişi düşünmezdi.

Selim “kuyu dibi” dedikleri, medresenin en büyük masasında oturmuş daha önce fotoğraf çektirdikleri masaya bakarken takım elbiseli, ilk bakıldığında memurmuş da bir şeyleri unutmamak için kaydediyor izlenimi veren adama baktı. Adam yazdığı yazıları hırsla parçalayıp çantasına tıktığında hayatında ilk kez biriyle benzer bir yönü olduğunu gören Selim duruma sevindi.

12 Eylül 2009












2 yorum:

_zAhİr_ dedi ki...

"Hayatta en güçlü insanlar dibin tozunu üstüden silkelemeyenlerdir."

Hafızaya kazınası bi sürü cümle vardı,bunu seçtim..

en gerçeğini!

gamlıbaykuş dedi ki...

o cümleler bünyemden nasıl dışarı sızdı bilmiyorum. beğenmene sevindim

Yorum Gönder